• KADINLARA AİT HALLER

PDF Formatı: Sadece Üyeler Linkleri Görebilir...

• Hayız
• Adet Haline Ait Meseleler
• Nifas
• Hayız ve Nifas Hallerine Dair Bazı Hükümler
• MİRAS
• FERÂİZ
• Doğum Kontrolü
• Tüp Bebek
• Kürtaj
• Rahim İçine Konulan Alet Gusül Abdestine Mâni midir?
• Evlatlık Edinme
• Perma Yaptırmak
• Saç Boyası Kullanmak
• Saç ve Tırnaklar Yakılabilir mi?
• İçkili, Çalgılı, Danslı, Oyunlu Bir Düğündeki Nikâhın Durumu



KADINLARA ÂİT HALLER

HAYIZ

Erginlik çağına gelmiş bir kızın, hastalık veya hamilelik olmaksızın bir kadının; rahminden gelen kana hayız denir. Kadının bu haline ise, “âdet hali” veya “aybaşı” denir.

Âdet Haline Âit Meseleler:

• Kadınların erginlik (büluğ) çağının başlangıcı dokuz, sonu ise ellibeş yaştır. Bu müddetten daha evvel kesilen kadınlar da vardır. Büluğa eren kıza “baliğa”, hayızdan kesilen kadına ise “âyise” denir.
• Âdet halinin en az müddeti üç gün üç gece, ortası beş, en çoğu on gün on gecedir. İki hayız arasındaki temizlik müddetinin en azı ise onbeş gün olup, en çoğu için ise sınır yoktur. Bir kadın bazen bir seneden fazla temiz bir halde kalabilir.
• Üç günden az ve on günden sonra gelen kan ile doğum yapan bir kadından kırk günden sonra gelen kan; hayız kanı olmayıp “İstihaze” kanıdır, bir hastalık neticesinde gelen kan gibidir.
• Kadınlardan bazılarının âdet günleri muayyendir. İntizamlı olarak her ay beş gün, yedi veya dokuz gün âdet görürler. Bu gibi kadınlara “mutade” denir.
• Bazı kadınlarda ise âdet günleri sabit değildir, daima değişir. Meselâ bir ay beş diğer ay altı gün âdet görebilirler. Bu gibi kadınlar ihtiyatlı davranmak durumundadırlar. Böyle bir kadın beşinci gün dolunca gusleder, namazlarını kılar, Ramazan-ı şerif’e rastlamışsa orucunu tutar. Çünkü bu altıncı gündeki kan istihaze yani bir özür sonucu gelmiş olabilir. Fakat bu altıncı gün çıkmadıkça zevciyat muamelesinde bulunamaz, boşanmış ise iddeti bitmiş sayılmaz. Çünkü bu altıncı gündeki kanın hayız olması ihtimali de vardır.
• Âdet günleri belli olan bir kadının günü değişebilir. Meselâ mutad olarak her ay beş gün âdet gören bir kadın, bir zaman sonra yine devamlı olarak dört gün veya devamlı olarak altı gün âdet görebilir.
Bir âdetin değişmiş olması için; üst üste iki ay, aynı gün sayısınca âdet görmesi gerekir.
Meselâ bir kadının âdeti beş gün iken, iki ay üst üste altışar gün âdet görmüş olsa, o kadının artık âdet günü altı gün olarak kabul edilir. İki ay üst üste dörder gün görmüş olsa, bu sefer de âdet günü dört olarak kabul edilir.
• Devamlı olarak üst üste her ay yedi gün âdet gören bir kadın, bir zaman sonra üst üste onar gün âdet görmeye başlasa, o kadının âdet günü yedi günden on güne çıkmış olur.
Fakat devamlı olarak üst üste her ay yedi gün âdet gören bir kadından, bir zaman sonra üst üste on gün değil de, onbir-oniki veya daha fazla günler kanama görülürse, o kadının âdet günü yedi gün kabul edilir. Diğer günler “istihaze” yani özür sayılır. Bu durumda olan bir kadın kanamanın on günü geçtiğini görünce, bu kanın hayız olmayıp özür olduğunu anlamış olur ve o günden sonra geçen günlerin namazlarını kaza eder.
• Âdet halinin en azının üç, en çoğunun on gün olduğunu söylemiştik. Bu müddet içinde kanın devamlı gelmesi şart değildir, arasıra kesilebilir. Bu durumlarda da devamlı geliyor hükmündedir.
• Her ayın üçünden sekizine kadar beş gün âdet gören bir kadın, bazen de üçünden değil de birinden itibaren kanama görmeye başlarsa ve bu hâl yine ayın sekizine kadar devam etmiş olsa, bu kadının âdet günü sekiz gün olarak kabul edilir.
Fakat bunların toplamı on günden fazla olursa, meselâ ayın onbirine kadar devam etse, bu durumda yalnız âdetli günlerinde gelen yani o beş gün gelen kan hayız kanı olur. Ayın biri ile üçü ve sekizi ile onbiri arasındaki günler istihaze sayılır.
• Âdet gören bir kadından her hangi bir hastalık sebebiyle, bir ay veya aylarca kan gelecek olsa; hayız ve temiz olduğu günlerdeki durumu göz önüne getirilerek, yani normal âdet günleri esas alınarak hüküm verilir.
Meselâ kadın her ay, beş gün âdet görüyor idiyse, bu şekildeki devamlı kan gelmenin beş günü hayız, diğer günleri özür sayılır.
• İstihaze, burundan devamlı olarak akan kan gibidir. Namazı kılıp oruç tutmaya, mukarenette bulunmaya mâni değildir. Özürlüler hakkındaki kolaylıklardan yararlanabilirler. Her farz namazın vakti girdiği zaman, abdest alırlar, dilediği kadar namaz kılabilirler. Namazın vaktinin çıkmasıyla abdestleri bozulur.


NİFAS

Doğum yaptıktan sonra kadının rahminden gelen kana “nifas” denir.

Nifas Haline Âit Meseleler:

• Kadın hamile olduktan sonra artık âdet halini görmez olur. Çocuğun doğmasından itibaren gelen kan, nifas yani lohusalık kanıdır. En çoğu kırk gündür, azı için kesin bir şey söylenemez. Her kadının nifastaki âdeti değişiktir. Kırk günü geçmemek şartı ile, kan ne zaman tamamıyle kesilir ise nifastan çıkılır, yasaklar kalkar. Bazı kadınlarda bir gün bile sürebilir. Onların nifas müddeti bu kadar olmuş olur. Kırk günden fazla sürer ise “istihaze”dir, hastalıktır.
• Doğumdan önce ve doğum esnasında görülen kan da özür kanıdır.
• Uzuvları teşekkül etmiş düşük çocuklarda da lohusalık hükmü geçerlidir. Fakat âzâsı henüz belirmemiş düşük ile nifas hali husule gelmez.

Hayız ve Nifas Hallerine Dâir Bazı Hükümler:

• Bu durumda olan kadınlar namaz kılamaz, şükür secdesi yapamaz, oruç tutamaz, Kur’an-ı kerim okuyamaz, eline alamaz, cami ve mescidlere giremez. Kâbe-i muazzama’yı tavaf edemez, zevciyat muamelesinde bulunamaz.
• Duâ Âyet-i kerime’lerini hatta Fâtiha sûresini dua niyetiyle okuyabilir, duâ edebilir, Allah-u Teâlâ’yı zikredebilir, tesbih edebilir. Müezzinin sözlerini tekrar ederek Ezan’a icabet edebilir, Kur’an-ı kerim ve mevlid-i şerif dinleyebilir.
• Kadın Kur’an-ı kerim öğreticileri hayız halinde iken çocuklara hece hece, kelime kelime öğretir. Kelimelerin arasını keser.
• Temizlendikten sonra oruçlar kaza edilir, namazlar kaza edilmez. Ramazan orucunu kaza ederken ara vermeden ard arda tutmak şart değildir.
• Nafile oruca başlamışken âdet görenler de o günü kaza etmelidir.
• Bir kadın uykudan uyandığı zaman hayız görmeğe başlamış olduğunu anlasa, uyandığı zamandan itibaren hayız görmeğe başlamış sayılır. Onun içindir ki, yatmadan önce geçirdiği namaz varsa, onu kaza eder.
• Yeni hayız görmeye başlayan genç bir kızın kanaması on gün içinde kesilmeyip devam edecek olsa, her aydan on gün âdet günü olarak kabul edilir, yirmi günü de temizlik müddeti sayılır.
• Bir kadın hayızlı olduğu halde, kocasına olmadığını söylemesi, veya olmadığı halde olduğunu söylemesi helâl değildir.
• Kocasından boşanan kadınların üç âdet müddeti beklemeleri gerekir. Bu da üç ay gibi bir zamandır. Bu zaman, üçüncü âdet ile sona erer.
• Âdet halinin sona erdiği, kanın kesilmesi ile anlaşılır. Bu kan; siyah, kırmızı, yeşilimtırak veya sarı olabileceği gibi bulanık toprağımsı bir renk de olabilir. Âdetini bitirmiş bir kadından gelecek akıntı bembeyaz bir renkte bulunur.
• Hayızlı bir kadın bir nevi hastadır, istirahate muhtaçtır. Lüzumundan fazla bedeni yormamalı, ağır yük kaldırmamaya, ayakta iş görmemeye çalışmalı, hafif işlerle meşgul olmalıdır. Uzun yol yürümekten ve uykusuzluktan sakınmalıdır.
• Hayız zamanında kendilerini ve bilhassa ayaklarını üşütmekten korunmalıdırlar. Çünkü soğuk algınlığı hayız kanını durdurabilir. Eğer vaktinden evvel kesilirse ayakları sıcak suya sokmak sıcak su içmek ve terlemek faydalıdır.
• Burada mühim bir husus da şudur ki; kızının âdet görmeye başlayacağını anlayan bir anne, onu bu mevzularda aydınlatmalı, kendisine gerekli olan bilgileri vermelidir.
• Bir kadının âdeti henüz bitmeden kanın kesilmesine ve yıkanmasına itibar olunmaz. Âdeti tamamen bitmedikçe kendisiyle zevciyat muamelesi yapılmaz Çünkü âdet müddeti içinde kanın tekrar gelmesi mümkündür. Fakat kadın, böyle kanın kesilmesi üzerine yıkanmış olunca ihtiyat olarak namazlarını kılar orucunu tutar.
• Hayız ve nifasın azami müddetleri geçince zevciyat muameleleri helâl olur. Âdet en uzun müddetinde kesilmiş ise; o kadının yıkanmadan mukarenette bulunması caizdir. Amma en uzun müddetin altında kesilen âdetlerde mukarenette bulunmak için kadın ya gusletmeli, yahut yıkanamayacak durumda ise teyemmüm edip iki rekât namaz kılmalı, veya âdetin bitiminden itibaren bir namaz vakti kadar zaman geçmiş olmalıdır.
• Kocası hayızlı veya nifaslı olan karısının göbeğinin altından diz kapakları altına kadar olan uzuvlarına şehvetsiz bile olsa bakamaz, el süre-mez. Ancak o kısımlar kapalı olmak şartıyla başka suretle istifade edebilir.
• Hayız ve nifasta müşterek olan bir hüküm de zevciyat muamelesinin haram oluşudur.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Resul’üm! Sana kadınların âdet hali hakkında soruyorlar. De ki: O bir eziyettir. Âdet halinde iken kadınlardan uzak durun. Temizleninceye kadar onlara yaklaşmayın. Temizlendikleri zaman, Allah’ın size emrettiği yerden onlara yaklaşın. Şunu iyi bilin ki Allah tevbe edenleri sever, temizlenenleri de sever.
Kadınlarınız sizin tarlanızdır. O halde tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın.” (Bakara: 222-223)
Hayızlı veya nifaslı bir halde, bile bile yaklaşanlar büyük bir günah işlemiş olurlar. Tevbe ve istiğfar etmeleri, pişmanlık duymaları ve fakirlere dört buçuk gram altın karşılığı, bugünkü rayiç üzerinden bedeli ne tutuyorsa sadaka olarak vermek zorundadırlar.
Bu daha dünyevî cezası, uhrevî cezası ayrı, onu Allah bilir.
Bunu helâl gören kimse kâfir olup dinden çıkar.
Bir Hadis-i şerif’te de şöyle buyuruluyor:
“Kur’an’ın haramlarını helâl bilen bir kimse ona iman etmemiştir.” (Tirmizî)
Bir de zevcesine normal yoldan değil de dübüründen mukarenette bulunanlar var. Dinimizde bu şiddetle yasaklanmıştır. Hatta bir kadın bu yüzden kocasından ayrılabilir.
Resul-i Ekrem -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Bir kadının dübüründen münasebette bulunan bir kimseye Allah rahmet nazarıyla bakmaz.” (İbn-i Mâce)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde Lût Aleyhisselâm’ın kavmini bu yaptıkları hayasızlıktan dolayı kınamaktadır:
“Siz göre göre o hayâsızlığı yapacak mısınız?” (Neml: 54)
“Gerçekten siz, sizden önce âlemlerden hiç kimsenin yapmadığı bir fuhşa gidiyorsunuz.” (Ankebut: 28)
Cenab-ı Fahr-i Kâinat -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:
“Lût kavminin amelini işleyenler ölünce Allah-u Teâlâ ce-setlerini Lût kavmine ilhak edip onlarla haşreyler.” (Camius-sağir)
“Lût kavminin fiilini irtikab edenlere Cenab-ı Hakk lânet etsin.” (Ahmed bin Hanbel)
“Lût kavminin kötü fiilini irtikab edenler mel’undur.” (Tirmizî)
O zaman bu hastalık erkeklerde vardı, şimdi ise hem erkeklerde hem kadınlarda mevcut. Hiç şüphesiz ki bu isyan cezasız kalmaz. Diğer bir Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor:
“Bu sapıklığı yapanlar çoğalırsa, Allah-u Teâlâ halkın üzerinden himayesini kaldırır, nerede helâk olursa olsunlar mühimsemez.” (Tebarânî)
Allah-u Teâlâ geçmiş ümmetlerin helâk olma durumunu Resulullah -sallu aleyhi ve sellem- Efendimize haber verirken Lût Aleyhisselâm’ın kavmi hakkında şöyle buyuruyor:
“Vaktaki azap emrimiz gelince, o memleketin altını üstüne getirdik ve tepelerine Rabb’inin katında damgalanmış ve pişirilmiş balçıktan taşları arka arkaya yağdırdık, felâket taşları zâlimlerden uzak değildir.” (Hud: 82-83)
Resulullah -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz Cebrâil Aleyhisselâm’a, “Zâlimlerden murad kimdir?” diye sorduğu zaman “Senin ümmetinin de zâlimleri dahildir.” buyurdu.
Resulullah -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde de şöyle buyuruyorlar:
“Bu ümmetten bir grup olacak ki, yemek, içmek, oynamakla geceleyip maymun ve domuz olarak sabahlayacaklar. Allah’a yemin ederim ki onlara yer sarsıntıları ve gökten yağan taşlar isabet edecektir. Öyle ki halk sabahlayınca “Bu gece falan topluluk yere gömülmüştür, falan topluluğun evleri bu gece yere batmıştır.” diyecekler. Allah’a yemin ederim ki, içki içtikleri, ipekli giydikleri, kadın oynattıkları, faiz yedikleri, akraba ziyare-tini kestikleri ve başka yaptıklarından, Lût kavmine, o kavmin çeşitli kabilelerine ve evlerine taş yağdığı gibi, onların üzerine de gökten taş yağacaktır. Allah’a yemin ederim, aynı şeylerden dolayı Ad kavminin muhtelif kabile ve evlerini tahrip eden akim rüzgâr onlara da musallat kılınacaktır.” (Ahmed bin Hanbel)


MİRAS

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri miras hususunda her vârisin ne kadar pay alacağını verâset ahkâmına ait Âyet-i kerime’lerinde açık ve kesin olarak bizzat beyan buyurmuş, insanların reyine ve arzusuna bırakmamıştır. Çünkü vârisler arasındaki farkların hikmetini insan aklı idrâk edemez.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Babalarınızdan ve oğullarınızdan menfaatça hangisinin size daha yakın olduğunu siz bilmezsiniz. Bu sehimler Allah tarafından tesbit edilip size farz kılınmıştır. Şüphesiz ki Allah hakkıyla bilici, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ: 11)
Binaenaleyh bir müslüman her işinde olduğu gibi bu hususta da Allah’ın emrini iltizam edecek, kendi düşüncesine göre hareket etmeyecek.
Meselâ bir babanın, çocuklarından bazılarını mirastan mahrum bırakması veya vasiyet yoluyla daha fazlasını vermesi suretiyle adalet yapmaması caiz olmadığı gibi; kızlarını, sevmediği bir hanımından olan çocuklarını veya miras düşen diğer yakınlarını mirastan men etmesi haramdır ve büyük bir vebâldir. Zira Cenâb-ı Hakk her hakkı sahibine vermiş, çizdiği bu sınırı aşmamalarını kullarına emretmiştir; ölüm hak, miras helâldir. İslâmiyet vârise vasiyeti menettiği gibi, ana veya babanın sağlığında hibe yoluyla çocuklarına farklı şeyler vermelerini de men etmiştir. Hadis-i şerif’te: “Çocuklarınıza eşit davranın.” buyuruluyor. (Buhâri)
İnsan hayır-hasenâtını sağlığında yapmalı, borçlarını ödemeli, ödemediği borçlarını açık bir şekilde yazmalıdır.
Ana veya baba ölünce, evlâtların ve diğer vârislerin de Cenâb-ı Hakk’ın emrine göre hareket etmeleri, itidal ve rıza göstermeleri icab eder. Nakit paranın bölüşülmesi kolaydır. Gayrı menkullerin taksimi ise ancak karşılıklı anlayışla, rızâ ile olur. Meselâ iki ev iki oğul arasında pay edilecek olsa, evler mevki ve değer bakımından aynı olmayabilir. Bu mevzuda insan sadece kendisini düşünmemeli, eline geçenleri ömrü sona erdiğinde kendisinin de elden çıkaracağını unutmamalıdır. Mülk Allah’ındır.
Allah’tan korkan Allah’a dayanır. Hayat boyunca her işini O’nun emrine göre yapar; o Hazret-i Allah’ın kuludur, göçtüğü zaman Hazret-i Allah’a göçer.
Diğeri ise nefsine dayanır; arzusuna göre işini yürütür, o artık Allah ehli değildir. Hazret-i Allah’a göçmek için ona yol yok.
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Mâide sûresi 44-45. ve 47. Âyet-i kerime’lerinde Allah’ın hükümleriyle hüküm vermeyenlerin kâfirler, zâlim ve fâsıklar olduğunu beyan buyurmaktadır.
Bunları arzu ile yapmak, küfür basamağına adım atmak demektir.
Bir kimseye dinden çıkması için pek çok para teklif edilse çıkmaz da, bilmediğinden ötürü Hazret-i Allah’ın hükmüne rıza göstermemekle küfre girdiğinin farkında olmaz.
Nisâ sûresi 13 ve 14. Âyet-i kerime’lerinde Hazret-i Allah şöyle buyuruyor:
“İşte bunlar Allah’ın vârisler hakkında koyduğu hükümler ve çizdiği sınırlardır. Allah kendisine ve peygamberlerine itaât edenleri, altlarından ırmaklar akan cennetlere sokar. Onlar orada ebedî kalırlar. En büyük kurtuluş ve saadet işte budur.
Kim de Allah’a ve Peygamber’e isyân eder, O’nun koyduğu sınırları çiğneyip aşarsa, onu da içinde ebedî kalacağı ateşe koyar. Onun için hor ve hakir edici bir azap vardır.”


FERÂİZ

Mirasın vârislere taksimine ait ilme ferâiz denir.
Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“Ferâiz ilmini öğreniniz ve onu başka kimselere de öğretiniz. Çünkü o ilmin yarısıdır.” buyuruyorlar. (İbn-i Mâce)
Ölenin geride bıraktığı mallara terike, bunlarda hakkı olanlara da vâris denir. Terike, sırasıyla şu haklarla ilgilidir:
1. Kalan maldan, evvelâ ölenin cenaze masrafları çıkarılır.
2. Varsa borçları ödenir. Eğer malı borçlara boğulmuş olursa, vârisler bir şey alamazlar.
3. Geri kalanın üçte birinden, varsa vasiyeti yerine getirilir.
4. Sonra geri kalan mirâs, vârisler arasında paylaştırılır.
Bu ilim Nisâ sûresinin 11. 12. ve 176. Âyet-i kerime’lerindeki ilâhi hükümlere dayanır.
Hakk Celle ve Alâ Hazretleri şöyle buyuruyor:
“Çocuklarınızın mirâstaki durumu hakkında Allah size şöyle emrediyor: Erkeğe iki kadın payı kadar pay vardır. Eğer çocukların hepsi kadın olup ikiden çok iseler, mirasın üçte ikisi onlarındır, şayet tek ise yarısı onundur.
Ölenin çocuğu varsa, ana-babasından her birine terikeden altıda bir, eğer çocuğu yok da ana-babası ona vâris oluyorsa, anasına üçte bir düşer. (Kalan da babasının hakkıdır.)
Eğer ölenin kardeşleri varsa, o vakit altıda biri anasınındır.
Bu hükümler, ölenin borcu ödenip, yaptığı vasiyetler yerine getirildikten sonradır.
Babalarınızdan ve oğullarınızdan menfaatça hangisinin size daha yakın olduğunu siz bilmezsiniz. Bu sehimler Allah tarafından tesbit edilip size farz kılınmıştır. Şüphesiz ki, Allah hakkıyla bilici, yegâne hüküm ve hikmet sahibidir.” (Nisâ: 11)
“Eğer eşlerinizin çocukları yoksa geriye bıraktıklarının yarısı sizindir. Çocukları varsa bıraktıklarının dörtte biri sizindir. Bunlar yaptığı vasiyeti ve borcu ödedikten sonradır.
Sizin de çocuğunuz yoksa; yapacağınız vasiyet ve borçtan sonra bıraktığınızın dörtte biri eşlerinizindir. Çocuğunuz varsa, sekizde biri onlarındır.
Eğer kendisine vâris olunan erkek veya kadın, çocuğu ve ana babası olmayan bir kimse olur ve onun bir erkek veya bir kız kardeşi bulunursa, bu kardeşlerin her birine altıda bir düşer. Eğer ikiden fazla iseler, zarara uğratılmaksızın üçte birine ortak olurlar. Bunlar, yaptığı vâsiyeti ve borcu ödedikten sonradır.
Bütün bu hükümler Allah’tan bir vâsiyet ve emirdir. Allah alîmdir, halîmdir.” (Nisâ: 12)
“Habib’im! Senden fetvâ isterler. De ki: Allah, size babası ve çocuğu olmayan kişinin mirâsı hakkındaki hükmünü şöyle açıklar:
Şayet çocuğu olmayıp bir kız kardeşi bulunan kimse ölürse, bıraktığının yarısı kız kardeşine kalır.
Eğer ölen bir kadının geride çocuğu kalmaz da erkek kardeşi bulunursa, erkek kardeş mirasının tamamını alır.
Eğer ölenin iki ve daha çok kız kardeşi varsa, o zaman mirasın üçte ikisi bunlarındır.
Şayet ölenin kardeşleri erkek ve kadın iseler, erkeğe iki kadının hissesi kadar pay verilir.
Doğru yoldan saparsınız diye Allah size dininizin hükümlerini açıklıyor. Allah her şeyi hakkıyle bilendir.” (Nisâ: 176)
Mirastan belli bir miktar pay alan kimselere Ashâb-ı ferâiz denir. Taksime evvelâ ferâiz sahiplerinden başlanır. Ondan sonra Asabelere ve sırasıyle diğerlerine taksim edilir.
Âyet-i kerime’de:
“Çocuklarınızın mirastaki durumu hakkında Allah size şöyle emrediyor. Erkek için kızın iki hissesi vardır.” buyuruluyor. (Nisâ:11)

• Meselâ: Bir adam öldüğünde geriye karısı, üç oğlu, bir kızı kalsa miras şöyle taksim edilir. Ölenin çocukları olduğundan karısı mirasın sekizde birini alır. Kalanı, iki pay oğlana, bir pay kıza olmak üzere çocuklar paylaşırlar.

1/8 Kalan
Karısı oğul oğul oğul kız
(1) (2) (2) (2) (1) = 8

Ölen ister kadın ister erkek olsun, çocuğu olsun veya olmasın, babası ve annesi belli bir pay alır.

• Meselâ: Bir adam öldü. Geriye anası, babası, oğlu ve iki kızı kaldı. Bu durumda miras altı eşit parçaya bölünür. Bir pay anaya, bir pay babaya, iki pay oğula, birer pay da kızlara verilir:

1/6 Kalan
Ana Baba Oğul Kız Kız
(1) (1) (2) (1) (1) = 6

Ölenin çocukları yoksa, yalnız ana-babası varsa miras onlarındır.

• Meselâ: Çocuk ölüp, ana-babası kaldığı zaman, ana bir pay alır geri kalan iki payı baba alır.

1/3 Kalan
Ana Baba
(1) (2) = 3

• Günlük hayatta karşılaşılabilen verasetle ilgili bir kaç meseleyi arzedelim. Yalnız arzettiğimiz meselelere aynen uymayan hallerin çözümü de değişik olabilir. Buradaki misâllere uymayan meseleler için kaynak eserlere ve ilgili kişilere müracaat etmek gerekir.


Bazı Meseleler:

1. KOCA: Karısının ölümü halinde kocası iki türlü miras alır:

a) Ölenin çocuğu varsa, mirastaki payı dörtte birdir.
Meselâ: Kadın öldü. Geriye kocası, iki oğlu, iki kızı kaldı. Miras şöyle taksim edilir:

1/4 Kalan
Koca Oğul Oğul Kız Kız
(2) (2) (2) (1) (1) = 8

b) Ölen kadının çocuğu yoksa, kocası mirasın yarısını alır.
Meselâ: Kadın öldü. Geriye kocası ve babası kaldı. Bu durumda miras ikisi arasında taksim edilir.

1/2 Kalan
Koca Baba
(1) (1) = 2

2. KADIN: Kocası ölen bir kadın iki türlü mirâs alır:

a) Ölenin çocuğu varsa, karının mirastaki payı sekizde birdir.
Meselâ: Adam öldü. Geriye karısı, iki oğlu, üç kızı kaldı. Mirâs şöyle taksim edilir:

1/8 Kalan
Karısı Oğul Oğul Kız Kız Kız
(1) (2) (2) (1) (1) (1) = 8

b) Ölenin çocukları yoksa, karısı dörtte bir miras alır.
Meselâ: Adam öldü. Geriye karısı ve babası kaldı. Taksimat şöyle yapılır:

1/4 Kalan
Karısı Babası
(1) (3) = 4

3. BABA: Ölen ister erkek olsun ister kadın olsun, ölenin babası üç türlü miras alır:

a) Ölenin oğlu varsa, ölenin babası altıda bir miras alır.
Meselâ: Adam öldü. Geriye babası ve oğlu kaldı. Taksimat şöyle yapılır:
1/6 Kalan
Baba Oğul
(1) (5) = 6

b) Ölenin kızı varsa, ölenin babası hem altıda bir hem de geriye kalanı alır.
Meselâ: Kadın öldü. Geriye kocası, kızı ve babası kaldı. Miras şöyle taksim edilir:

1/4 1/2 1/6 ve Kalan
(3) (6) (2) ve (1) = 12
Koca Kız Baba

c) Ölenin babasından başka kimsesi yoksa mirasın tamamını babası alır. Ölenin babası olup çocukları yoksa, babası kalanı alır.
Misal:

1/4 Kalan
Karısı Babası
(1) (3) = 4

4. DEDE: Ölen kimsenin babası önceden ölmüşse babasının babası kalmışsa, babası gibi mirasa girer.

5. KIZ: Ölenin kızı oğlu kardeşi ile birlikte olursa, oğulun yarı payını alır.
Kız, tek çocuksa mirasın yarısını alır.
Ölenin birden fazla kızları varsa, mirasın üçte ikisini aralarında eşit olarak bölüşürler.
Meselâ: Kadın öldü. Geriye kocası, iki kızı ve amcası kaldı. Miras şöyle taksim edilir:

1/4 2/3 Kalan
(3) (4) (4) (1)
Koca Kız Kız Amca = 12

6. ANA: Ölenin annesi, babası gibi mirastan belli bir pay alma hakkına sahiptir.
Ana da üç eşit miras alır:
a) Ölenin çocuğu veya birden fazla kardeşleri varsa, altıda bir hisse alır.
b) Ölenin çocuğu ve kardeşleri varsa üçte bir alır.
c) Ölenin karısı ve babası veya kocası ve babası ile bulunursa, karı veya koca hisselerini aldıktan sonra kalanın üçte birini alır.
Meselâ: Kadın öldü. Kocası, annesi, babası kaldı. Taksimat şöyle yapılır:

1/3 2/3
1/2 Kalan
Koca Ana Baba
(3) (1) (2) = 6

7. NİNE: Ana önceden ölmüşse, ölenin ninesi de mirasa girer.

8. Ölenin oğlu yoksa, kardeşleri de mirasa girer.

9. Ölenin çocukları önceden ölmüşse, torunları da belli şart ve miktarlarda mirastan pay alırlar.
Bunlardan başka çeşitli hallerde miras alanlar vardır. Ölünün geride bıraktığı bütün kişiler gözönüne alınır. Kimin miras alıp alamayacağı, kimlere ne kadar pay verileceği belli esaslar ve sehimler nisbetinde tesbit edilir.



Suâl: Doğum kontrolü için şer’î ruhsat dışında ilâç vs. gibi şeylerin ruhsatı olur mu?

Cevap: Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“O’nun bilgisi olmadan hiçbir dişi hamile kalamaz ve doğuramaz.” (Fâtır: 11)
“Göklerin ve yerin mülk-ü tasarrufu Allah’ındır. Ne dilerse yaratır. O kime dilerse kız evlâtlar bağışlar, kime dilerse ona erkek evlâtlar lütfeder. Yahut o çocukları erkekler dişiler olmak üzere çift çift verir. Kimi dilerse onu kısır bırakır. O her şeyi bütünüyle bilendir, her şeye gücü yeter.” (Şûrâ: 49-50)
Ebu Said-el Hudrî -radiyu anh- der ki:
Çocuk olmaması için azil yapmayı düşünmüştük. Yalnız, Resulullah Aleyhisselâm aramızda iken şer’î hükmünü ona sormadan azil olur mu diyerek meseleyi sorduk. Şöyle buyurdu:
“Bunu yapmanızda bir beis yoktur. Fakat Allah’ın ezelî ilminde kıyamet gününe kadar vücud bulacak olan hayat sahipleri bu dünyada herhalde vücud bulacaktır. (Yani azletseniz de etmeseniz de Allah ne takdir ettiyse o olacaktır.)” (Buhârî, Tecrid-i sarih: 1596)
Câbir -radiyu anh- ise şöyle buyuruyor:
“Biz Resulullah -sallu aleyhi ve sellem- devrinde Kur’an nâzil olup dururken azil yapardık.” (Buhârî)
Yine Câbir -radiyu anh- şöyle buyuruyorlar:
Bir kimse Peygamber -sallu aleyhi ve sellem-e gelip “Benim bir câriyem var, su çekip hurmalarımızı sular. Kendisine mukarenette bulunuyorum, fakat çocuk olmasını istemiyorum.” dedi. Resulullah Aleyhisselâm buyurdu ki: “İstersen azlet. Zira onun için takdir edilmiş olan çocuk varsa yine ona gelecektir.” O kimse bir zaman sonra geldi ve “Yâ Resullellah! Sana söylediğim câriye çocuğa kaldı.” dedi. Resulullah -sallu aleyhi ve sellem- şöyle buyurdu: “Ben Allah’ın kulu ve resulüyüm.” (Müslim)
İlâca gelince; ilâhî hükme karışılacağından, buna tevessül edilmemesi lâzım. Ola ki ruh verilmiş bir çocuğu bilmeyerek de olsa zehirleyerek cinayet işlenmiş olur.






TÜP BEBEK

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Allah her dişinin rahminde taşıdığı, rahimlerin neyi eksik neyi ziyade edeceğini bilir. O’nun katında her şey ölçü iledir.” (Ra’d: 8)
Allah-u Teâlâ’nın kelâmına iman eden böyle işlerle uğraşmaz. İman etmeyenin ise İslâm’la ilgisi kalmaz.
Bunlar şeytanın askerleridir. Çünkü Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’de şeytanın:
“Allah’ın yarattığını değiştirmelerini onlara emredeceğim.” dediğini haber veriyor. (Nisâ: 119)
İşte Âyet-i kerime, işte yaptıkları işler.

Rahim bir kabre benzer
Dıştan iç âlemi bilinmez
Allah-u Teâlâ onu dayadı döşedi
Çocuk için müdahale edilmez.

Bu doğrudan doğruya bir hayâsızlıktır ve aynı zamanda zinâdır.
Resulullah -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Hayânın azlığı küfür alâmetidir.” (Münâvî)
“Hayâ ile iman daima bir arada bulunur, birbirinden ayrılmazlar. (Yani biri gidince öteki de kalmaz.)” (Câmiüssağîr)
Bir çocuk dünyaya gelinceye kadar nice merhalelerden geçiyor.
Allah-u Teâlâ onu önce topraktan yaratıyor, sonra onu nutfe hâline getiriyor. Bir süreye kadar “Sağlam bir karargâh” adını verdiği rahime yerleştiriyor. Sonra o nutfeyi kan pıhtısına, sonra bir çiğnemlik ete çeviriyor, o etten kemikler yapıp, o kemiklere et giydiriyor, ruhundan ruh üfürüyor ve nihayet fevkalâde bir bebek olarak dünyâya geliyor.
Âyet-i kerime’de:
“Şekil verenlerin en güzeli olan Allah’ın şânı ne yücedir.” buyuruluyor. (Müminun: 14)
Bunu yapan Hazret-i Allah mıdır siz misiniz?
Bu ilâhî hükümdür. Doğru sözlü iseler Allah-u Teâlâ’nın bu işlerini onlar yapsınlar ve bu sureti onlar versinler!
Ceninin teşekkül ettiği yeri o kadar nizamlı ve intizamlı düzenlemiş ki, cenini dıştan gelecek tesirlere karşı koruması için; gözle görülmeyen, ışık, ısı ve su geçirmeyen üç katlı bir zarla sarmıştır.
Âyet-i kerime’sinde:
“Sizi analarınızın karnında üç ayrı karanlık içinde yaratılıştan yaratılışa geçirerek yaratır.” buyuruyor. (Zümer: 6)
İnsanın topraktan başlayarak insan suretine dönüşmesine kadar, yaratılışının her safhasında Hazret-i Allah’ın kudretine delâlet eden ibret verici incelikler vardır.
Hazret-i Allah’ı inkâr ettirmek için, bu işlerde ise vesileler var, güya bu işleri biz yapıyoruz gibi.
Bu bir nevi şirktir.
Bu işe cevaz verenler şâyet doğru sözlü iseler ancak Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’e göre fetvâ versinler! Aksi halde yalancı olduklarını bilsinler.
Resul-i Ekrem -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Cenâb-ı Hakk’ın verdiği rızka kanaat eden mümin cennete girer.” (Münâvî)
“Cenab-ı Hakk’ın takdirine râzı olan kimse gönül zenginliğine sahip olur.” (Münâvî)


Ne ilâhî takdire boyun büküyorlar,
Ne de taksimât-ı ilâhî’ye rızâ gösteriyorlar.
En büyük dalâlette olduklarında bu işlerde alâmetler var,
Bu azgınlığın karşısında ancak cehennem var!

Resul-i Ekrem -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir diğer Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyorlar:
“Cennete baktım, ehl-i cennetin çoğunun fakirler olduğunu gördüm. Cehenneme de baktım, oradakilerin çoğunun kadınlar olduğunu gördüm.” (Buhâri. Tecrid-i sarih: 1340)



Sual: Kürtaj konusunda bizi aydınlatır mısınız?

Cevap: Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Geçim endişesi ile fakirlik korkusu ile çocuklarınızı öldürüp canına kıymayın. Biz onların da sizin de rızkınızı veririz. Onları öldürmek gerçekten büyük günahtır.” (İsrâ: 31)
Bu Âyet-i kerime’de belirtildiği gibi kürtaj bir cinayettir. Cahiliye devrinde kız çocuklarını diri diri toprağa gömerlerdi. Aynı cahiliyet devam ediyor. Bugün ise daha rahimde iken öldürüyorlar. Bu bir katliamdır, Allah-u Teâlâ’nın hükmüne rızâ göstermemektir.
Bu mevzu hazırlanırken bir kardeşimiz şöyle anlattı. “Bir yakınımızın iki çocuğu vardı. Üçüncüsünü kürtaj ile aldırdı. Kısa bir zaman geçmeden birisi hastanede öldü, diğeri de suda boğularak öldü.”
Bu hanım ilâhî hükme karıştığı için bu cezaya uğradı. Bu bir dünyâ cezası, âhiretteki cezası ise herhalde çok şiddetlidir. Çünkü bir katliâma vesile oldu ve evlât katili oldu.



Sual: Rahim içine konulan âlet gusül abdestine mâni midir?

Cevap: Aslında bunun rahim içine konması sağlık açısından zararlıdır. Rahmi tahriş eder ve yara açar.
Diğer taraftan Allah-u Teâlâ’nın takdirini ve hükmünü hiçbir şey değiştiremez, mâni de olamaz. Sen Allah-u Teâlâ’nın hükmüne karışmış oluyorsun.
Gusle mâni olur mu? Vücuda bir pul dahi yapışsa görüp onu almazsa, altı kuru kalırsa gusül sahih olmaz.
Zaruretin haricinde sureti katiyede rahimle meşgul olunmaz. Orası bir esrar-ı ilâhi odasıdır.


EVLÂTLIK EDİNME

Sual: Çocuğu olmayan bazı kimseler evlâtlık edinip kendi nüfusuna kaydettiriyorlar. Bu doğru mudur?

Cevap: Hayır doğru değildir. Yetimlere iyilik yapmak başka, evlâtlık edinmek başkadır. Dinimiz, hayatta baba himayesinden ana şefkatinden mahrum kalmış yavrulara şefkat ve merhamet göstermeyi farz kılmıştır.
Resul-i Ekrem -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Yetimlere, gayet merhametli ve şefkatli olan baba gibi olunuz.” buyurmuşlardır. (Münâvî)
Bir Hadis-i şerif’lerinde ise, yetimin işlerini üzerine alan kimse ile cennette beraber olacağını müjdelemiştir.
Onların ıslâhını düşünmek, tâlim ve terbiyelerine bakmak, her türlü maddi ve mânevî ihtiyaçlarını, üzüntülerini gidermeye çalışmak yetimlere yapılacak en güzel iyiliklerdir.
Evlâtlık edinmek ise haramdır. Bir baba kendi çocuğunun nesebini inkâr edemediği gibi, kendi sulbünden gelmeyen bir çocuğu da evlâtlık edinemez.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Allah evlâtlıklarınızı öz oğullarınız gibi saymanızı meşru kılmamıştır. Bunlar sizin dillerinize doladığınız sözlerden ibarettir. Allah gerçeği söylemektedir. Doğru yola O eriştirir.” buyuruyor. (Ahzâb: 4)
Cahiliye devrinde yetimleri, kimsesiz çocukları evlâtlık edinirler ve birbirine vâris olurlardı. İslâm geldiğinde bu âdet kaldırıldı.
Evlât edinmenin bir çok mahzurları vardır:
Gerçek mirasçılar kısmen veya tamamen mirastan mahrum edilmektedirler.
Nesil karışır, hısımlar tanınmaz hale gelir. Evlâtlık edinilen erkek çocuk, gün gelir farkına varmadan kendisine ebediyyen haram olan bir kadınla evlenmiş olabilir.
Bu çocuk büyüyünce tesettür, bakma. gibi bir takım yasaklar çiğnenmiş olacaktır. Çünkü o, âilenin bütün kadınlarına yabancıdır. Küçükken bakabilir, büyüdüğü zaman ayırabilir.
İnsanın zürriyeti olmaz da, baktığı bu çocuğa malının bir kısmını vermek isterse; hayatta iken malının bir kısmını bağışlayabileceği gibi, ölmeden evvel malının üçte birini ona vasiyet edebilir.



Sual: Bir kadının, kocasının isteği üzerine düz saçını bazı işlemlerle hatta ilaç da kullanarak kıvırcık hale getirmesinde, yani perma yaptırmasında bir mahzur var mıdır?

Cevap: Kadının kocası için süslenmesi câizdir. Bu süsü ile dışarıya çıkması ve yabancılara göstermesi ise şiddetle yasaktır.
Resul-i Ekrem -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Güzel kokusundan insanlara duyurmak üzere kokulanan kadınlar zâniye hükmündedir.” (Ebu Dâvud)



Sual: Saç boyası abdeste mâni midir?
Cevap: Renk mâni değildir, kat mânidir.



Sual: Vücuttan atılan saç ve tırnakların yakılması uygun mudur?
Cevap: Hayır, toprağa gömülmesi gerekir, yakılması caiz değildir.



Sual: İçkili, çalgılı, danslı oyunlu bir düğündeki nikâhın durumu nedir?
Cevap: Resul-i Ekrem -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Hayanın azlığı küfür alâmetidir.” (Münâvî)
“Hayâ ile iman daima bir arada bulunur, birbirinden ayrılmaz. (Yani biri gidince öteki de kalmaz.)” (C. Sağir)
“Kendilerini ehl-i küfre benzetenler bizden değiller.” (Tirmizî)
Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise:
“Kuran’ın resmi kalacak.” buyuruyorlar. (Beyhakî)
O, o anda imandan soyunmuştur. İmanı resimden ibaret kalmıştır. Oradaki nikâh âdet kabilindendir.
Zaten bugünkü insanların yüzde doksanı nikâhsız yaşıyor, nikâhım var diyen dahi.
Nikâhın şartlarından birisi de mehirdir. Mehir konmazsa veya konduğu halde hanımına vermezse ve vermeden de ölürse, bütün hayatı boyunca kendi hanımı ile zinâ etmiş olur.
Resul-i Ekrem -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Bir kimse az veya çok bir mehir üzerinde bir kadınla evlenir ve hakkını ödemek niyetinde olmayıp onu aldatırsa ve ödemeden ölürse, kıyamet günü zinâ yapmış olarak Allah’a mülâki olur.” (Taberâni)
Bunun içindir ki doğan çocuklar Hazret-i Allah’a hasım kesiliyor. Dininde hâin, vatanında nankör, ana-babaya âsi, beşeriyet için büyük tehlike oluyor.
Çünkü nikâh yok, ana-babada besmele yok, ilim ise besmelesiz başlıyor.
Halbuki bir çocuğun ilk terbiye ocağı ana kucağıdır, sonra eğitim ve muhittir. Anne boş olursa, ilim besmelesiz olursa, cemiyet ahkâmı yaşamazsa, bu çocuk nereden nasip alacak? Bunun içindir ki “Çocuğum âsi oldu.” deme, isyanı kendinde ara, bunun müsebbibi sensin!
Resulullah -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Hiç bir baba evlâdına güzel edep ve terbiyeden daha değerli ve üstün bir miras bırakamaz.” (Tirmizi)
“Çocuklarınızı Peygamber’inize, Ehl-i beyt’ine ve Kur’an okumaya muhabbet gibi üç hasletle terbiye ediniz.” (C. Sağir)
Diğer taraftan nikâhını muhafaza eden veya etmeye çalışan yüzde kaç kadın gösterebilirsiniz?



Çocuğu sünnet ettirirken israftan tutun da, küfür âdetlerinin icrâsına kadar her türlü haramlar işlenmektedir.
Resulullah -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde:
“İslâm’ın yalnız ismi kalacak.” buyuruyorlar. (Beyhâki)
Binaenaleyh bugün her şey isim ve âdetten ibaret kalmıştır. Ahkâmı yaşamadıkça suretâdır. Çocuk gerçekten sünnet olmuştur, fakat âile efradı büyük bir günah içine boğulmuştur.
Aslında her hususta Ahkâm-ı İlâhi’ye uymamız şarttır. Böyle hayırlı bir cemiyetin içine İslâm’a yakışmayan küfür âdetlerini sokmamak lâzımdır. İçki, çalgı, oyun, dans. bunlar katiyetle haramdır.
Farz-ı muhal ki dışından gayet süslü bir paket var, içini açtın pislik çıktı. Bizim şimdi yaptığımız ameller de böyle, ismi güzel içi çirkin, bu neye yarar?
“O gün ki, ne mal fayda verir ne de oğullar. Meğer ki Allah’a tamamen sâlim ve temiz bir kalp ile gelenler ola.” (Şuarâ: 88-89)
Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğuna göre; Hazret-i Allah’ın kabul edeceği ihlâslı ibadetlerle sâlim bir kalbin icraatı lâzımdır.

•••

Bunlar bizim iç bünyemizin hastalıkları olduğu gibi, bugün hanımları perişan eden, aile yuvalarını kökünden sarsan ve parçalayan içki, kumar ve sefahet gibi günahlar da var.
Hakk Celle ve Âla Hazretleri buyurur ki:
“Ey iman edenler! İçki, kumar, putlar ve fal okları, şeytanın işi pisliklerdir. Bunlardan kaçının ki saadete eresiniz.
Şeytan; içki ve kumar yüzünden aranıza düşmanlık ve kin sokmak, sizi zikrullahtan ve namazdan alıkoymak ister. Artık siz bundan vazgeçtiniz değil mi?” (Mâide: 90-91)
Sarhoşluk veren bütün içkilerin azı da çoğu da haram kılınmıştır. Yalnız akla ve vücuda değil, kişinin nesline, malına, şeref ve haysiyetine de zarar verir. Ailede huzursuzluk doğurur, insanları birbirine düşürür. Resulullah -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz içkiyi bütün kötülüklerin anası saymış; Allah’a ve âhiret gününe inanan kişinin üzerinde içki içilen sofraya oturmayacağını, içki içen onu içtiği sırada kâmil bir mümin olarak içmeyeceğini, içki içenin kırk gün namazı kabul olmayacağını, içkili olarak ölürse cahiliyet çağındakilerin ölüsü halinde göçmüş olacağını, içki içip de tevbe etmeden ölenlerin âhirette cennet şarabından mahrum olacağını beyan buyurmuşlardır.



Kumar da içki gibi büyük günahlardan, çok zararlı kötülüklerden birisidir.
Sonunda para kazanılan veya kaybedilen zar, oyun kâğıtları, piyango, spor toto, tavla. gibi her türlü şans oyunları kumardır.
Kumar sadece kendi kötülüğü ile kalmaz, hırs gibi düşmanlık gibi pek çok kötülükleri de beraberinde getirir. İnsan kumar yüzünden kendisine karşı, âilesine karşı, Yaratan’ına karşı vazifelerini yapamaz. Dünyâ saadetinden âhiret selâmetinden mahrum olur, yuvalar yıkılır, âileler parçalanır.



İçki ve kumarla birlikte sefahat da almış gidiyor, zevk ve sefâ girdabının içinde yüzülüyor.
Öyle bir devirdeyiz ki, dünya kurulalıdan beri böyle bir devir gelmiş değil, böyle bir bunalım da geçirilmiş değil.
Allah-u Teâlâ’nın bunca ihsanları karşısında bunca isyanın sonu ne olacak? Helâk olan eski kavimler bollukta iken, sefahat içinde iken belâ ve âfâtlara uğramışlardır. Onların birer kabahatlerinden ötürü başlarına felâketler gelmişti. O kavimlerin yaptıkları kabahatlerin bugün hepsi yapılıyor. Her kötülüğün anası bu devirde mevcut.
Bizim bütün bunları arzetmekteki gaye ve maksadımız, dalâletten hidâyete dâvettir.



Allah-u Teâlâ bir millete bir çok üstünlükler, bir çok nimetler bahşeder. Niyetlerini değiştirmedikçe, meziyetlerini muhafaza edip ibadet ve taatlarına devam ettikleri müddetçe, Allah-u Teâlâ verdiği nimetleri üzerlerinden almaz. Onlar bu nimetin kıymetini bilmeyip yollarını değiştirir, ibadet ve taatlarını bırakır, ahlâklarını bozarlarsa, o nimetler ve o üstünlük kendilerinden alınır.
Bu hususta Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Bir millet (bir topluluk) kendi durumlarını değiştirip bozmadıkça, Allah onların durumlarını değiştirmez.
Allah bir millete kötülük diledi mi, artık onu geri çevirecek yoktur. Onların Allah’tan başka koruyup kollayanları da yoktur.” (Ra’d: 11)
Abdullah bin Mes’ud -radiyu anh- buyururlar ki:
“Allah dövme yapan ve yaptırana, yüzünün tüylerini yolanlara, kaşlarını inceltenlere, güzel görünsün diye dişlerini seyrekleştirenlere, Allah’ın yarattığı şekli değiştirmeye çalışan kadınlara lânet etsin.”
Bir kadın bu hususta İbn-i Mesud’u kınayınca şöyle söyledi:
“Bana ne oluyor ki Resulullah Aleyhisselâm’ın lânet ettiğine ben lânet etmeyeyim. Bu husus Allah’ın kitabında da vardır.
Allah-u Teâlâ:
“Resulullah size neyi verdiyse onu alın, neyi yasak ettiyse ondan sakının.” buyuruyor. (Haşr: 7)” (Buhari - Müslim)



İlâhi hükümler bu olduğuna, göre, şimdi yapılan isyanlara bir göz atalım.
Allah-u Teâlâ kesin olarak yasak ettiği halde “şeytanın pis, murdar işidir” buyurduğu halde, kadınlar da erkekler de her çeşit içkiyi içiyor, her türlü kumarı oynuyor.
Faizcilerin cehennemlik olduğunu, eğer faiz terkedilmezse bunun Hazret-i Allah ve Resul’üne karşı açılmış bir harp olduğunu haber verdiği halde, faizle iş görülüyor, hatta faize helâl diyenler bile çıkıyor. Hazret-i Allah ve Resul’ünün -sallu aleyhi ve sellem- emirlerini hiçe sayanlar otomatik olarak küfre girmiştir.
Nikâhlı yaşamayı meşru kıldığı halde, “Zinâya yaklaşmayın, zirâ o bir hayâsızlıktır ve çok kötü bir yoldur” buyurduğu halde gayr-i meşru yollar tutuluyor, Lût kavminin helâkına mucip olan kötülükler yapılıyor, eşine hayızlı ve nifaslı iken mukarenette bulunuluyor.
Evlilikte en mühim şart dinî nikâh olduğu halde, mehir şart olduğu halde, kadının bu meşru hakkı verilmiyor. Mehrin adını bile duymayanlar var. Duysa bile yapmıyor, yapsa bile vermiyor, böylece nikâhsız ömür sürüyor.
Kimisi çocuk olmaması için ilâhî hükmü değiştirmeye çalışarak her türlü çareye başvuruyor, kimisi de olsun diye her türlü hayâsızlığa ve zinâya râzı oluyor.
Kimisi saçlarını boyuyor, tırnaklarına oje sürüyor, kat olduğu için ve su geçirmediği için cünüp geziyor. Kimisi de saçlarını ondüle yapıyor, düzeni bozulmaması için kafasını yıkamıyor.
“Dinin direği” olduğu halde namaz kılınmıyor. Kılanların yüzde doksanı taharete, istibrâya dikkat etmediği için, abdestsiz namaz kılıyor da haberi olmuyor.
Emr-i ilâhî olduğu halde zekât verilmiyor, öşür verilmiyor.
Haksız yere adam öldürmeler çoğalmış, ticaret ahlâkı bozulmuş.
Adaletle iş yapılmıyor, emanet ganimet biliniyor. Rüşvetin adı hediye olmuş.
Bütün bunların yanında din adına bölünmeler artık çekilmez olmuş. Allah-u Teâlâ “Mü’minler kardeştir” buyurduğu halde “Dine bağlı kalın. Dinde ayrılığa düşmeyin” buyurduğu halde müslümanlar fırka fırka bölünmüşler, bu din-i mübini kendi menfaatlerine âlet ediyorlar.



Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:
“Onlardan sonra yerlerine öyle bir nesil geldi ki, bunlar namazı bıraktılar, şehvetlerine uydular. Bu yüzden azgınlıklarının cezasını çekecekler.” (Meryem: 59)
Bir bu ilâhî hükme bakın, bir de bu icraatlara bakın. Allah-u Teâlâ böyle buyuruyor, o ise böyle yapıyor.
Yaratan Hazret-i Allah onu bir damla nutfeden, bir damla meniden yarattığı halde, hılkiyetine bakmıyor.
“İnsan bizim kendisini kerih bir nutfeden yarattığımızı görmez mi ki şimdi o apaçık bir hasım kesilmektedir.” (Yâsin: 77)
Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere Allah-u Teâlâ’ya hasım kesilerek, hükmünü bozmaya ve değiştirmeye kalkıyor. Bunlar gerçekten azgın ve sapık kimselerdir.
Hazret-i Allah ve Resul’ü onlara lânet eder, melekler de onlara lânet ederler.
Kişi bu aynalara baksın ve kendi kararını kendisi versin.
Daha önce de işaret etmiştik ki, dünya kurulalıdan beri böyle bir devir gelmiş değil. Helâk olan eski kavimler, sefahat içinde iken belâlara âfetlere uğramışlardı. Onların kabahatinden dolayı başlarına felâketler gelmişti. O kavimlerin yaptıkları kabahatlerin bugün hepsi yapılıyor, her kötülüğün anası bu devirde mevcut. Onun için böyle bir devir gelmiş değil.
Bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:
“Yoksa kötülük yapanlar bizden kaçabileceklerini mi sandılar? Ne kötü hüküm veriyorlar!” (Ankebut: 4)
Resulullah -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyururlar:
“Allah bir kavme (bir topluluğa) azap indirince, bu azab onların hepsine dokunur. Sonra kıyamet gününde herkes kendi ameline göre haşrolunur. (Sâlihler mükâfatını görür, fâsıklar azab olunur)” (Buhârî. Tecrîd-i Sarih: 2119)
Cahş’ın kızı Zeynep -radiyu anhâ- Vâlidemiz buyururlar ki:
Peygamber -sallu aleyhi ve sellem- bir kere telâşla “Lâ ilâhe ill” diyerek odama girdi. Baş parmağıyla onu takip eden (şehâdet) parmağını halka yaparak:
“Yaklaşan fitne ve belâdan dolayı vay Arapların haline! Bugün Ye’cüc ve Me’cüc’ün seddinden bu kadar bir delik açıldı.” buyurdu.
Ben “Yâ Resulellah! İçimizde bu kadar sâlihler varken de biz helâk olur muyuz?” diye sordum. “Evet, fısk-u fücur, fuhuş ve masiyet çoğalınca (helâk olursunuz)” diye cevap verdi. (Buhârî. Tecrîd-i sarih: 1372)
Bu Hadis-i şerif’ten anlaşılıyor ki, Çinlilerden gerek müslümanların gerek dünyanın üzerine çok büyük bir âfet gelecek. Sel gibi akacaklar.
O gün gelmezden evvel tevbe edip Hazret-i Allah’a ve Resul’üne -sallu aleyhi ve sellem- yönelenlere ne mutlu! Hazret-i Allah dilediğini dilediği şekilde kurtarır. Bu gibi kimselerin dünyası saadet olur, âhireti selâmet olur. Çünkü o Hakk ile idi, halk ile değil.
Bazı kadınlar kocalarını yoldan çıkarmak, ilâhî hükümlerden uzaklaştırmak isterler. Bunun yanında kadınlarını İslâmî hayattan menetmek isteyen erkekler de vardır.
Kendisi İslâm’ı yaşamaz ve yaşatmak istemez. Açık çıplak gezdirmek, başını açtırmak, sefahat yerlerine götürmek ister. Çeşitli huzursuzluklar çıkarıp onu dinden soğutmaya ve uzaklaştırmaya çalışır.
Bu durumdaki bir erkeğin veya bir kadının ne yapması lâzımdır?
Her şeyden evvel Hazret-i Allah’ın emirlerine ve yasaklarına titizlikle riayet etmek gerekir.
Kocası Allah-u Teâlâ’nın yasak ettiği şeyleri karısına emretmeye çalışıyorsa bu yerine getirilmez.
Çünkü Resulullah -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde:
“Yaratana isyan yolunda yaratığa itaat edilmez.” buyuruyorlar. (Ahmed bin Hanbel)
Bir kadın kocasının ancak meşru emirlerini tutmak zorundadır. Hazret-i Allah’a isyan ettirecek bir emir verirse bu yapılmaz.
Örtünmek kadının fıtratında olan bir şeydir. Binaenaleyh hayâ iman ile küfür arasında bir perde gibidir.
Resulullah -sallu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:
“Hayânın azlığı küfür alâmetidir.” (Münâvî)
“Hayâ ile iman bir arada bulunur, birbirinden ayrılmazlar. (Yani biri gidince öteki de kalmaz.)” (Câmiüssağîr)
Durum böyle olunca işi ciddi tutmak, Hazret-i Allah’ın ve Resulullah Aleyhisselâm’ın hükmünün olduğu yerde mahlûkun hükmünün geçmeyeceğinin idrâki içinde olmak gerekir.
Hazret-i Allah’ın emirlerinden uzaklaştırılmak istenen bir kadın ister orada durur istemezse durmaz.
İslâm’ın tamamını veya bir kısmını inkâr eden bir kimse, müslüman olmadığı için; onunla evlenmek ve evlenmişse bu evliliği devam ettirmek câiz değildir, evlilikleri gayr-i meşrudur.