İbnu Mes'ud (radıyu anh) anlatıyor: "Resulullah (aleyhissalâtu vesselâm) buyurdular ki: "Benden bir şey işitip onu (artırıp eksiltmeden) işittiği şekilde başkasına ulaştıran kimsenin (Kıyamet günü) ALLAH yüzünü ağartsın ve güldürsün. Zira, kendisine ulaştırılan öyleleri vardır ki, bizzat işitenden daha iyi kavrar." (Tirmizî, İlim 7)

Hadis lügat bakımından söz, haber, bilgi, yeni ve modern manalarına gelmektedir ki bu manalarda Kur’ân-ı Kerim’de de kullanılmıştır: “(Ey Muhammed! (Sallu aleyhi ve selem) Her halde sen, onlar bu söze (hadise) inanmıyorlar diye, peşlerinde üzüntüden kendini helak edeceksin.” (Kehf/6) Ayet-i kerimedeki hadisten maksat ise Kur’ân-ı Kerim’dir. Hadis ilmindeki yeri açısından ise hadis, Peygamber Efendimiz’den (Sallu aleyhi ve selem) söz, fiil, takrîr adına rivayet edilen her şeydir. Sünnet terimi de, farklı anlamlarda kullanıldığı gibi, hadisle aynı anlamda da kullanılmıştır.

Hadis, Kur’ân-ı Kerim’den sonra ikinci kaynak konumundadır dinimizde. Asr-ı saadetten itibaren kendisine büyük ehemmiyet verilmiş ve muhafazası adına büyük gayret gösterilmiştir. İslam’ın ilk yıllarında Ashâb-ı Kiram efendilerimiz arasında okuma yazma bilenlerin azlığı, Kur’ân-ı Kerim’in yeni nazil oluyor olması gibi nedenlerle Efendimiz (Aleyhissalâtü vesselam) ilk zamanlarda hadis-i şeriflerin yazılmasını yasaklamıştır. Hadis-i şeriflerin Kur’ân-ı Kerim’le karıştırılma tehlikesi ortadan kalkınca bizzat Peygamber Efendimiz (Sallu aleyhi ve selem) hadis-i şerifleri muhafaza konusunda ashabını teşvik etmiştir. Daha Sahabe-i Kiram Hazretleri devrinde Hadis ilminde bir ihtisaslaşma söz konusudur. Muksirûn diye ifade edilen ve binden fazla hadis rivayetiyle meşhur olmuş sahabî efendilerimiz hayatlarını bu ilme adamışlar, onu öğrenme ve öğretme hususunda hırz-u cân etmişlerdir. Ebu Hureyre, Abdullah bin Ömer, Enes bin Malik, Hazreti Aişe, Abdullah bin Abbas ve Cabir bin Abdillah hazretlerini bunlar arasında sayabiliriz.

Sahabe-i Kiramdan sonra Tâbiîn-i izâm hazretleri aynı şekilde hadis-i şerifler üzerinde durmuş ve onların öğrenimine ayrı bir önem vermişlerdir. Çeşitli yerlerde ilim meclisleri oluşturmuş ve talebelerine hadis rivayet etmişlerdir. Sahabe-i Kiram devrinde başlayan hadis yazma faaliyetleri Ömer bin Abdülaziz döneminde resmi olarak ele alınmış ve hicrî üçüncü asırda altın çağını yaşamıştır. Buharî, Müslim, Ebu Davud, Tirmizî gibi bir çok hadis üstadı yetişmiş ve günümüzdeki hadis külliyatlarını meydana getirmişlerdir. Bu dönemde hadis ilmi çok gelişmiş, şartların da ortaya çıkardığı bir çok alt dalları ihtiva eder hale gelmiştir. Senet tenkîdinden râvî tercümelerine, metin kritiğinden garîb lafızların açıklanmasına, şerhçilikten ihtisara kadar bir çok alanda ciddi eserler meydana getirilmiştir. Böylelikle hem Efendimiz’in (Aleyhissalâtü vesselam) mirası sonraki nesillere doğru bir şekilde ulaştırılmış hem de İslam’ın ikinci kaynağı muhafaza edilmiştir.

Hadisin önemi bizzat Kur’ân-ı Kerim tarafından beyan edilmiştir. Peygamber Efendimiz (Aleyhissalâtü vesselam)’a itaatin Cenâb-ı Hakk’a itaat olarak kabul edilmesi, O’nun getirdiği her şeyi cân-u gönülden kabul etmenin gerekliliği hadisin önemini ortaya koymada yeterlidir zannediyorum. Hadis-i şerif, dinde ikinci bir kaynak olması yönüyle de önem kazanmaktadır. Bu yönüyle Efendimiz (Aleyhissalâtü vesselam) bir manada şâri’ olarak kabul edilmektedir. Çünkü hadisin, Kur’ân-ı Kerim’deki mücmel yerleri tafsîl, kapalı yerleri beyan etme gibi fonksiyonlarının yanında bir takım yeni hükümler koyma gibi hususiyetleri de bulunmaktadır.

Hadis ve sünnet bir müslümanın dini hayatında önemli bir yere sahiptir. Peygamber Efendimiz (SAV,) “Size iki şey bırakıyorum, bunlara uyduğunuz müddetçe dalâlete düşmezsiniz; ALLAH’ın kitabı ve benim sünnetim.” buyurur. Ümmet-i Muhammed’in selameti, rehber-i ekmeli olan Hazret-i Muhammed (Aleyhissalâtü vesselam)’ a uymalarına bağlıdır. Bizler dinimiz adına her şeyi O Zat’a borçluyuz. Cenab-ı Hakk’a imandan O’nu, sıfât-ı sübhâniyesi ve esmây-ı hüsnâsıyla bilmeye, Peygamberân-ı izâmı hakiki yönleriyle öğrenmekten cennet-cehenneme, ibadet-ü tâatten günlük işlerimizdeki durumlara kadar her şeyi O zat’ın getirdiği dinle öğrendik. Mehmet Akif’in ifadeleriyle:

"Medyûn ona cem'iyyeti, medyûn ona ferdi.
Medyûndur o ma'sûma bütün bir beşeriyyet.
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrâr ile haşret."

Cenab-ı Erhamürrâhimînden inayetini bizimle beraber eylemesini niyaz ederiz.