HAYVANLAR ÂLEMİ

ALPEREN GÜRBÜZER
PİRE Adı: Pire Konakladığı mekân: Yer döşemelerinin çatlakları, ev iş yerlerinin birçok yerleri ve canlıların üzeri. Yiyecekleri: Hayvani artık, deri pulları ve kan. Üremeleri: Dişiler hangi optimal şartlarda olursa olsun hemen hemen her yere yumurtalarını bırakabilmektedirler. Bir canlının kokusunu hissetmeye dursun ansızın bir sıçrama hareketleriyle derhal o canlı üzerinde ki deri döküntüleriyle birlikte kanını emerek beslenmenin zevkini çıkarmaktadır. Yani en biricik işleri kan emmektir. Hele bir sıçrayışları var ki kendi fiziki boyunun elli katı mesafe kat etmekle kalmayıp takla bile atabiliyorlar. Takla atarken es kaza düşse bile elastiki yapı özelliği sayesinde zerre miskal incinmezler. Zaten yan kısmının yassı oluşu konakladığı canlının kılları üzerinde kızak misali kayıp gezinmesine büyük bir avantaj sağlamakta. Her ne kadar dış gözümüzle fiziki yapıları ayırt edilmese de mikroskop altında tüm azaları görülebilmektedir. Mikroskobik incelemeler sonucunda; ön ve orta bacak eşlerinin kısa, arka bacaklarının ise uzun olduğu, her şeyden öte kanatsız grimsi kahverengi bir küçücük canlı olduğunu fark ederiz. Dişi pirelerin bıraktıkları beyaz yumurtalar o kadar küçük ki siyah bir kumaş üzerinde bile fark etmek zordur diyebiliriz. Malum larvalar düştükleri yerde biriken tozlarla beslenmekteler. Tabii bu arada daha henüz yavru oldukları için ilk etapta kan emici değildirler. Olsun Rabbül âlemin onu bu haliyle bile rızklandırmakta ve yassı bir ipek kozasının içerisinde pupa halde büyütüp belli bir müddet saklı tuttuktan sonra olgunlaşma dönemine doğru “Enginlere sığmam taşarım” misali kozayı yırtacak ilhamı veriyor. Böylece kendini kozadan dışarı atabilmektedir. Artık hayata sıçrama zamanının geldiğini fark eden pire bu noktadan sonra rahatlıkla kan emecek düzeye gelmiş demektir. İşte bu durumda yolun açık olsun demek düşer bize. Madem Allah insana yürü kulum diyor, o halde pire yürümek bir yana sıçrıyor da. Demek ki, pireler omurgasız ve kan emerek beslenen kanatsız böceklerdir. Çıplak gözle görülmese de vücudunun alt kısmında toplam altı tane ayakları olup, bu sayede kendi vücut uzunluğunun 200 katı zıplayabiliyorlar. Keza söz konusu bu böceklerin tüm fiziki unsurları çıplak gözle görülmese de mikroskop altında iyi incelendiğinde baş kısmında 2 adet keskin göz, kendi aralarında iletişimi sağlayacak antenler, ayakuçlarında çengel ve vantuzların varlığı görülecektir. İnsanların zaman zaman pirelenip kaşındıklarına şahit oluruz. Çünkü gerek büyük baş hayvanlar ve gerekse bizler kaşınırken onlar afiyetle kanımızı emmekteler. İşi bittikten sonra da yumurtasını bırakıp çekilmekteler. Böylece bulaşıcı bir hayvan olarak onları her an ensemizde hissederiz. Dolayısıyla mümkün mertebe pireli ortamlardan uzak kalmakta fayda var. Gerçi günümüzde pireye karşı birtakım kimyasal dezenfektan veya ilaçlama uygulamaları sayesinde etrafımızda pirelenen insan pek göremez olduk. Şurası bir gerçek onlar daha çok evcil hayvanlar vasıtasıyla bize bulaşmakta. Derken birçok hastalıklar onlar vasıtasıyla vücudumuza sirayet etmektedir. Hatta hiç tahmin edemeyeceğimiz bir şekilde hemen hemen her yere zıplayıp yatak yorgan dâhil evimizin her alanına veya kuytu yerlere bıraktığı yumurtalar yoluyla neslini devamlı kılmaktadır.Dünyanın her tarafında 1500 kadar pire türünün olduğundan dem vurulmaktadır. Bu türler arasında kan emenler olduğu gibi farklı bir şekilde beslenenleri de var. Nitekim su piresi ve pamuk piresi bunların tipik bir misali olarak karşımıza çıkmaktadır. Yani birçok tür hem bitkisel hem de su da yaşayan organik maddelerle beslenmektedirler. Belki de bizler onları kan emen bir böcek olduğuna odaklandığımızdan karnının altında bulunan deliklerden hem ses dalgaları yaydıklarını hem de sadece yüksek frekanslı sesleri işittiklerini gözden kaçırmış oluyoruz. Oysa asıl üzerinde durulması gereken mucizevî olay bu olsa gerektir. Her ne kadar insanlar kendi aralarında tartıştıklarında; “Pireyi deve yapma” deseler de meğer en az deve kadar birçok özelliklere sahip yaratıklarmış. GÜVE Bir tür böcek ve kurtçumsu minicik kelebek hayvanlardır. Dıştan bakıldığında kanatların donuk olduğunu sanırız. Fakat mikroskop altında incelendiğinde harika bir sanat eseri karşısında olduğumuzu fark ederiz. Genelde beslendikleri yerler odun, kumaş ve kürk üzeridir. Bu yüzden tırtılları mağaza ve ambarlarda büyük zarara yol açmaktadır. Bir gün elbise dolabınızı açtığınızda raflara katlayıp dizdiğiniz birçok yünlü elbiselerinizin deforme olduğunu gördüğünüzde eve hırsız mı girdi diye sakın şaşmayın. Biliniz ki bu başınıza gelen durum büyük bir ustalıkla kemirip kendisine ziyafet çeken güvenin açtığı işten başkası değildir. Hatta elbiselerinizi silkelediğinizde uçuştuklarını bile görmek mümkün. Sadece elbiseleri kemirseler yine iyi, yünlü halılarımıza bile musallat olabiliyorlar. Dolayısıyla kürklerinizi, kumaşlarınızı sık sık fırçalamanın yanı sıra gerektiğinde her mevsim havalandırmakta fayda vardır. Ayrıca dolaplarınıza veya sandığa kâfurun, naftalin gibi tozları da koymayı ihmal etmemeniz gerekir. Güveler aynı zamanda tarla ve ambarlarda ki buğday ve mısıra da zarar vermektedirler. Özellikle yazın dişi kelebeklerin başaklar üzerine bıraktıkları yumurtalar bulaşmanın ilk adımını teşkil etmektedir. İkinci adımı yumurtadan çıkan tırtıl evresi olup, bu evre de içinden çıktıkları yumurta kabuğundan beslendikleri gözlemlenmiştir. Derken beslenme sırası başaklara gelip, böylece başak tanelerini içten içe kemirerek yemektedirler. Üçüncü adım ise tahılların hasat edildiği dönemde tırtılların verdiği ikinci dölün ambardaki danelere yerleşmesiyle gerçekleşmekte. Şayet ambarlar yerleştirilen buğdaylar birtakım kimyasal dezenfektanlarla muamele edilmezse yediğimiz her ekmek sağlığımız için tehdit oluşturabiliyor. Demek ki neslini devam ettirebilmek adına güveyi yaratan Allah, önce güveyi yumurta halinde, sonra tırtıl, daha sonra kanatlı bir kelebek halinde elbise, un, makarna, erişte ve kuru üzüm gibi gıdalar üzerine salıvermektedir. Niye salınıyor demeyin. Zira yaratan böyle murad etmiş, dolayısıyla kula düşen hikmetinden sual eylememesidir. Birde ipek böceği güvesi var ki minicik boyuna rağmen koku alma konusunda onun üstüne böcek yoktur diyebiliriz. Nitekim Rabbül âlemin onu iki duyarlı antenle donatmasıyla birlikte bu rekor ona has kılınmıştır. Öyle ki bu donanım sayesinde dişisinin kokusunu 12 kilometre uzaklıktan bile hissedebiliyor. PEYGAMBER DEVESİ(Mantidae) Böcek türü familyadan bir hayvan olup, onu hep peygamberdevesi olarak biliriz. Genellikle yaşadıkları yerler tropikal ve subtropikal bölgeleridir. Tip olarak kafası üçgen yapıda, antenleri ince kıl gibi uzun, bacakları birbirine ilaveli eklemlerle eklenen biri dikenli, iki uzun parçalı, vücudu ise uzun ve ince yapılı görünümdedir. Avını yakalayacağı zaman ayaklarındaki iki uzun parçasını kıskaç hale getirip o şekilde kıskıvrak avlamaktadır. Aynı zamanda kamuflaj olma özelliği sayesinde gezindiği yerlerdeki doğal renginden ziyade kendini daha çok çiçeğe benzetip hem düşmanından korunur, hem de gerektiğinde avının tuzağa düşürmek için renkten renge girebiliyor. Bazen öyle oluyor ki liken ve parlak çiçek renginin dışında karınca kılığına girerek bile avını avlayabiliyor. Kıskaçlarını kullanmadan önce pür dikkat hareketsiz bir vaziyette avını gözetleyip, daha sonra emin olduktan sonra ön kısmı kalkık halde bacaklarını kıskıvrak bir şekilde avına yapıştırmaktadır. İşte kalkık vaziyetteki pozisyonu dua eder gibi görünmesinden olsa gerek, insanlar haklı olarak ona peygamber devesi demişlerdir. Olsun avı için dua edermiş gibi görünse de en doğrusunu yaparak fiiliyatıyla gıdasına kavuşabilmekte. Derken daha çok karınca, hamam böceği, sinek vs. böceklerle kendine ziyafet çekmektedir. Ayrıca Peygamber develerinin yamyamlık özellikleri de var. Şöyle ki; çiftleşme anında dişiler erkekleri bile yemekteler. Hatta erkeğin kafası koparılsa da her halükarda çiftleşme gerçekleşebiliyor. Yumurtaları ise ya ağaç kabukları, ya da çalılar üzerinde olmaktadır. İlginçtir bunlar aşırı derecede obur hayvanlar olarak ta dikkat çekmekteler. Dolayısıyla yediği besinler zehirli de olsa midesi kaldırabiliyor. Çiftçiler tüketici yönlerini bildiklerinden tarlalarda zararlı haşerelere karşı yumurta keselerinden faydalanırlar. Böylece haşerelerin hakkından geldiklerinden çiftçilerin yüzü aydınlanmaktadır. Keza bu hayvanlar yumurtalarını titizlikle muhafaza etmek içinde kuyruk üzerinde ipeğe benzer bir köpükle sert bir duvar örmekteler. İşte bu sert duvarlar arasında dizili olan ceviz büyüklüğünde ki yumurtadan çıkan yaklaşık 350 civarında yavru, yaz mevsimiyle birlikte hayata merhaba diyerek işe koyulurlar.AĞUSTOS BÖCEĞİÖzellikle bunlar sıcak bölgelerin gözde tombulsu çalgıcı böcek hayvanlarıdır. Belki inanmayacaksınız, ama gerçek. Türkiye’de 4 yıl, Amerika’da bir türü ise 17 yıl toprak altında uyuduktan sonra hayata merhaba demekte. Dile kolay 17 yıl. Bu olay Hz. İsa (a.s)’ın havarilerini hatırlatmaktadır. Zira havariler 300 yılı bir aşkın sürede mağarada uyuduktan sonra mucizevî bir olayla hayata dönmüşlerdi. Ağustos böceği 17 yıl sonra gözünü açsa bile beş haftaya kalmaz her fani gibi o da yaz sonu çiftleştikten sonra hayata veda edecektir elbet. İşte o beş haftalık kısa bir zaman dilimi neslinin devamına yetiyor artıyor da. Şöyle ki; dişi ağustos böceği keskin uçlu uzantılı borusuyla yumurtalarını ağaçların genç sürgünleri üzerinde sondalama yaparak yumurtalarını oydukları kısma yerleştirirler. Hatta Yüce Allah yavrularının ağaç oyuğundan çıkmasına mani olmasın diye hortumlarını keskin donanımlı yaratmış ki gagalarıyla tırpanladığı ağaç filizleri yeniden filizlenmesin. Böylece altı hafta sonra larvaların çıkması sağlanmaktadır. Larvalar da tıpkı annelerinin bir zamanlar yaptığı gibi önce kendisine uygun ağaç kökü bulmanın akabinde köke yapışıp öz suyunu emmektedir. Daha sonra kazıcı ön ayaklarıyla toprağı kazıp 17 yıllık bir hayat evresini geçireceği yerde erginleşene kadar uykuya dalarlar. Sonrası malum topraktan haşir misali gün yüzüne çıktığının akabinde ağaç gövdesine tırmanıp kabuğunu değiştirmesiyle birlikte içerisinden zayıf yapıda çift kanatlı bildiğimiz havadan uçuşan nağmeleri eşliğinde rengârenk ağustos böcekleriyle karşılaşırız. Evet, Yüce Allah’ın larvanın ağustos böceğine dönüşmesi dâhil tüm 17 yıllık bir safahatın karşılığı olarak biz aciz kullara zikre dalış ötüşlerini dinletme lütfünde bulunması başlı başına bir ömre bedel olaydır zaten. Derken 5 haftalık konserden sonra annesi gibi bir ağaç dalına yumurtlar ve böylece ömrünü bu şekilde tamamlayarak “Ya baki entel baki” dercesine ötelere göç eyler. İPEK BÖCEĞİ Adı üzerinde ipek böceği, ama o aslında narin bir kelebektir. Şöyle ki kendisini savunmak adına ördüğü ipek kozası sayesinde bu adı almıştır. Çünkü koza kendisinin salgıladığı sıvı maddesi sayesinde oluşmaktadır. Bu durumun farkında olan üreticiler önceden hazırladıkları beyaz kâğıtların üzerine her bir kelebeğin 450–500 civarında yumurta yumurtlamasını sağlamaktadırlar. Derken yumurtalar kuluçka makinesine alınıp 20 gün içerisinde belirli ısı şartlarında larvaya dönüşürler. Artık bu noktadan sonra larva yumurta kabuğunu kırarak beslenme devresine geçiş yapar. İşte bu devrede dışarı çıkan larvaların her biri iki üç saatte bir taze dut yaprağı ile besiye alınırlar. Böylece 1,5 ayın sonunda büyüme ve gelişim devresini tamamlamış olan larvalar yaklaşık 7,5 santim boyunda pupa haline terfi ederler. Pupa konumdayken ayakları olmadığından hareketsizdirler. Olsun, onu bu halde bile koruyan bir donanım vardır elbet. Nasıl donanım derseniz, gayet kolay. Zira pupa, koza örerek kendisini korumayı bilecektir. Tabiî o bu işi koruma adına yaparken ördüğü ipeklerin tekstil sanayinde paha biçilmez bir iplik olacağını bilemeyecektir. Varsın bilmesin, kendisi bilmese de hem Halik biliyor, hem kul. İnsanlar bu aşamada özel olarak diktikleri bir çöp veya ağaç filizine tutunacak tertibatı ihmal etmezler. Onlar biliyorlar ki pupanın üst dudak deliğinden çıkan salgının havayla teması sonucunda zamklaşmasıyla birlikte tutunduğu dalın etrafını tel tel dolamaya başlayacaktır. Böylece üç gün içerisinde pupa kozasını sonlandırmış olur. Her çilenin sonunda bir aydınlık vardır ya, aynen öyle de koza aşamasından sonra sıra artık kelebek olma zamanıdır. Ancak ne var ki çiftçiler buna geçit vermezler. Çünkü kozadan çıktıkları andan itibaren ördüğü ipekleri parçalayıp koparacaklardır. Dolayısıyla bu aşamada koza halde fırına verilirler. Çiftçilerce sadece pupaların çok az bir kısmı kelebek olup yumurtlasın diye alıkonulmaktadır. Bunun dışındakiler fırında veya sıcak su buharında öldürülürler. Derken fırınlamaya verilen kozalar açıldığında makaralara sarılan bir kozadan takriben 1000 metre uzunluğunda iplik elde edilir. Meğer Çinlilerin yıllarca sır olarak sakladıkları ipek kumaşı, ipek böceğinin kozasında gizliymiş. Fakat gün geldi sır zır olunca tekstil dünyasının yüzü aydınlanıverdi. Onlar sevine dursunlar biz onun önce yumurta halinden larva haline geçişine, dut yaprağından nasıl beslendiğine, bundan da öte insanların hayrına ipek yapmayı nasıl öğrendiğine, sonra da kanatlanıp nasıl kelebek olduğuna hayranız. Dahası tüm bu başkalaşım evrelerini ilham eden Allah’a hayranız. KELEBEK Tırtılın bir gün kelebek haline dönüşeceğini çoğu kimse kestiremez. Çünkü ikisi arasında bayağı fark vardır. Biri kanatsız bir solucanı andırır, diğeri ise rengârenk kanatlı uçuşan bir küçücük böcek durumundadır. Dişi kelebek sanki bir yerden emir almışçasına erkek kelebek tarafından döllenmiş yüz veya birkaç bin arasında yumurtasını yaprağın yanına bırakmaktadır. Bırakması da gerekir. Çünkü neslin devamı için buna mecburdur. Daha henüz tırtıl larva aşamasındayken vaktaki güç kazanır o gün geldiğinde yumurta kabuğunu kırıp kurtçuk halde dışarı çıkmaktadır. Peki, dışarı çıkınca ne olacak. Tabii ki ilk iş hemen yanı başında bulunan yaprakları yiyerek kendini beslenmeye almak olacaktır. Özellikle dut yaprağı birinci derecede tercihi olup zaman içerisinde alt dudağının altında dökülen salgı bezinden çıkan sıvımsı ipek maddesi iplik şekline dönüşecektir. Böylece ipek ipliği ile yaprağa tutunarak vücudu etrafında kendine bir ağ örmektedir. Ki; bu ördüğü ağ ona koza olmaktadır. Derken koza içerisinde bir takım değişimler geçirdikten sonra pupa (krizalit) devresine adım atılır. En nihayet aylar süren bir süreç sonucunda izleyenleri mest eden renkli kanatlı kelebeğin kırlar veya bayırlarda çiçekten çiçeğe dolaşıp uçuştuğuna şahit oluruz. Tırtıl bile yaprağın üzerinde sürünürken bir gün gelip kuş gibi uçacağını kendisinin bile inanmayacağı bir uçuşa geçmektedir. Şimdi o “Bir zaman yumurtaydım, sonra tırtıl, daha sonra koza ve en nihayet herkesin gıpta ile seyrettiği ve etrafa neşe katan bir kelebeğim” diye övünse yeridir. Onların en ilginç yönlerinden birisi de inci bir hortumu vasıtasıyla bitki sularını içmesidir ki, buna mecburdur. Çünkü onu yaratan çene ve gagadan mahrum yaratmış, ancak hortumuyla önce konduğu çiçeği kontrol etmekte ardından da gereken beslenmesini temin edip Yaratana şükretmekte. ATEŞ BÖCEĞİ Geceleyin kırda bayırda dolaştıysanız bir anda etrafınızda boşlukta dalga dalga bir ışığın parladığını görmüşsünüzdür. İşte o ışık saçan fener ateş böceğinden başkası değildir. İlginçtir böceğin vücuduna giren oksijenin sinirlerle reaksiyona girip, daha önceden var olan böceğin karnında ki beş çeşit kimyasal maddeyle sentezlenince etrafa ışık saçmaktadır. Bu ışık sadece etrafı aydınlatmakla kalmayıp, aynı zamanda erkek ve dişi ateş böceklerin kendi aralarında irtibatı sağlayan bir iletişim şebekesi işlevi de yapmaktadır. Böylece bu işaretleşmeler sayesinde izdivaçları gerçekleşmiş olur. ELMA KURDU(Sinek) Yuvasız hayvan olmaz elbet. Çoğu hayvan kendini korumak adına kendi çapında yuva yapma için uğraşıp dururken, öylesi var ki; hiçbir zahmete katlanmadan kendini tatlandırılmış bir ortamda bulmanın zevkini yaşamaktadır. Sözünü ettiğimiz şey sineğin başlangıç evresi olan elma kurdundan başkası değildir. Belki yazın elma ağaçlarının etrafında uçuşan sinekler dikkatinizi çekmiş olabilir. Belli ki iş olsun diye uçuşmuyorlar. Dişi sinek olgunlaşmış elmanın üzerine konduğunda hemen vücudunun altında yer alan keskin tüpüyle delik açıp tüp içerisinde ki yumurtalarını elmanın içerisine şırınga etmektedir. Böylece yumurtalar bir süre sonra tıpkı bir çocuğun anne karnında dokuz aylık geçirdiği embriyolojik gelişmenin bir benzer başkalaşım evrelerini sergilemesiyle birlikte kurda dönüşecektir. Ta ki bu durum elma karnında zevki sefa içerisinde beslenip sonbaharla birlikte elmalar olgunlaşıp yere düşene kadar devam edecektir. Derken sonbahar onun için bir doğum günü olmaktadır. Anne karnında doğan çıplak çocuk misali dışarı çıktığında sürünerek toprağı için için oymaya başladığında yazlık hayatından kışlık hayatına göç eyleyecektir. Toprak bu noktada elma kurdu için ikinci bir ana rahimdir. Bu ikinci ana rahminde birtakım başkalaşım evrelerini geçirdikten sonra yaz mevsimi kabuğundan çıkmış halde sinek olarak karşımıza çıkmaktadır. İşte sinek dediğimiz canlı varlık aslında önce yumurta, sonra elma içerisinde kurt ve en nihayet toprak ana rahminden dışarı çıkıp havada uçuşan çift kanatlı bir hayvan demektir. SİVRİ SİNEKLER Sivri sinekler tıpkı tırtıllar gibi başkalaşım geçiren böceklerdir. Başkalaşım evrelerini ise dört safhada tamamlamaktadır. Yaz kış demeden hangi başkalaşım evresinde olursa olsun fark etmez her halükarda hem suda geçen yumurta, larva ve pup evrelerini, hem de karada geçirdiği olgunlaşma dönemini başarıyla tamamlayabilmektedir. Geçirmiş olduğu evrelerden de anlaşıldığı üzere az bir su gölcüğü onun bu aşamaları geçirmesine yetebiliyor. Fakat yinede her aşamasında bir takım şartların teşekkül etmesi gerekir. Mesela yumurtadan çıkacak olan yavrunun optimal sıcaklığa sahip bir ortam olması gerekir ki gelişebilsin. Aksi takdirde aşırı sıcak veya kuraklık yumurtaların oluşumunu sekteye uğratabiliyor. Sivrisineklerin en belirgin özelliği insan veya hayvan kanı emmesidir. Ona kan emme ilhamını veren Allah, elbette sineğe parmağımızdan çıkan hararetin havada dalga oluşturmasından dolayı duyargası vasıtasıyla hemen fark edebilme donanımı da ihsan edecektir. Öyle de zaten. Bu arada sivri sinek kan emer emmez, kanın pıhtılaşmasını önleyecek sıvı çıkarmayı da ihmal etmez. İşte etrafımızda vızıldayarak uçuşmalarının sebebi hep bu kan içindir. Böylece rahat bir şekilde kendine ziyafet çekmektedir. Aynı zamanda bu sesler erkek ve dişi sivrisinekler arasında çiftleşme melodileri olarak ta değerlendirilmelidir. Şurası muhakkak sivri sineklerin bitki ve meyve sularını emerek beslenen türleri de mevcuttur. Sivrisineklerden hoşlanmamız gayet tabiidir. Çünkü sarıhumma, fil hastalığı ve sıtma gibi hastalıklar onun vasıtasıyla bulaşmaktadır. Neyse ki virüs kaynaklı hastalıklar bunlar tarafından taşınamamaktadır. Bu yüzden buna da şükür demekten başka ne diyebiliriz ki. Birde karasinekler var ki; Yüce Allah üç bacaklı ve ayaklarında iki tırnak olacak şekilde yaratmıştır. Ayakları sayesinde tavanda bile gezinebiliyorlar. Belli ki minicik ayak tırnaklarına yerleştirilen yapışkanımsı madde eşliğinde her tür zeminde yürüyebiliyorlar. Bunlarda tıpkı sivrisinekler gibi mikropların barındığı yerlere konması dolayısıyla birtakım hastalıklara davetiye çıkaracak şekilde gezinip duran hayvanlardır. Bu yüzden onların bulunduğu ortamlarda açıkta yiyecek bırakmamakta sayısız faydalar var elbet. Neyse ki onlarla iç içe yaşamamıza rağmen yine de pek sık hastalanmayız. Allah-ü Teala söz konusu sineklerin kanatlarının birini panzehirli yaratması hasebiyle diğer kanadıyla taşıdığı zehir etkisiz hale gelebiliyor. Bu yüzden Peygamberimiz (s.a.v) yemeğe düşen bir sineğin tamamının batırılması noktasında tavsiye buyurup, böylece 1400 yıl öncesinden sinek kanatlarından birinin panzehir olduğuna işaret etmiştir. Ki; İbnu Mace’de Ebu Saidi’l Hudri (r.anh)’tan rivayetle; “Sineğin iki kanadının birinde zehir, diğerinde şifa vardır. Eğer bir tarafı yemeğe düşerse, onu içine iyici batırın (sonra çıkarıp atın). Çünkü o, önce zehri (kanadını banar), şifa(lı kanadı) geri bırakır” diye buyrulmuştur. KARINCALAR Sosyalleşmeden bahsederiz, ama her nedense bir türlü karınca misali sosyal olamıyoruz. Zaten karıncalardan yeteri kadar ders alabilseydik, belki de sosyal hayatımız kararıp solmayacaktı. Üstelik karıncalar küçük varlıklar olmasına rağmen vücutlarının 50 kat üstünde yük kaldırabiliyorlar. Çünkü yaptığı işi severek yapmaktalar. Keza bir insan da yeter ki işini sevsin birçok işi yapacak düzeye gelebiliyor. Karıncalar kemiksiz zayıf yaratıklar olarak görünse de yaptığı işlere bakınca güçlü varlıklar olduğu ortaya çıkmaktadır. Bir kere kendi aralarında iş bölümü yapması onları daha da güçlü kılmaktadır. Düşünsenize dünya üzerinde 10 bin çeşit karınca türünün hemen hepsi küçük yapılı olmasına rağmen güçlü çene yapılarıyla sert yiyecekleri bile parçalayacak güce sahiptirler. Öyle karıncalar var ki; kendi dışında bir takım hayvanlardan istifade edebiliyorlar. Mesela Aphide ve Coccid diye bilinen obur minicik böceklerden bir inekten süt sağar misali emip beslenmekteler. Hatta bazı karıncalar bitki biti diye bilinen böceğin suyundan (şekerli bal özü) en iyi şekilde yararlanıp toplayabiliyorlar. Yani geçimlerini hayvancılık üzerine kurup yaprak biti ve yeşil sinek yetiştirmekle ünlüdürler. Özellikle sonbahar mevsiminde bitki bitleri yeraltında karınca yuvalarına taşınmakta, ilkbahar geldiğinde ise bitki bitinin yumurtasından yumurtalar çıkmasıyla birlikte yavru bitler otların köklerindeki odalara aktarılırlar. Tabii bu iş burada bitmez. Ta ki mısırlar filiz verene dek mısır bitleri en çok hoşlandıkları mısır köklerine nakledilirler. Böylece karıncalar emeklerinin karşılığı olarak onlardan kendilerine bal toplamış olurlar. İşte bu yönüyle dikkat çeken karınca ve bitki kökleri arasında ortaklaşa işbirliğine dayalı düzenin en canlı şahidi konumunda olan bahçıvanlar; bu tip bitki böceklerine karınca ineği demişlerdir. Bahçıvanlar gayet iyi biliyorlar ki sıvı damlalarını toplayan karıncalar olmasa yapraklara çiğ misali düşeceklerdi. Bu yüzden bahçıvanlar karıncalara teşekkür borçludurlar. Bundan da öte karıncalar bit sayesinde hem kendine hem de diğer karıncaların beslenmesine vesile olmaktadırlar. Aynı zamanda karıncalar bitleri kendi yuvalarında konuk etmekle kalmayıp onları kışın ayazında korumanın yanı sıra bahar yaklaştığında otlanmalarını veya güneşlenmelerini de sağlıyorlar. Hatta güneşlenen yumurtaların çatlayıp neslinin devamına yardımcı olmaktalar. Peki, bitki bitinin yumurtası olur da karıncanın olmaz mı? Elbette olur. Mesela bir kraliçe beyaz karınca var ki; günde 30.000 yumurta bırakmaktadır. Nasıl oluyor demeyin. Onu yaratan beyaz karıncanın profilini yumurtası içerisine kodlamış. Dile kolay 30.000 yumurta, sene hesabına vurursak rakamlar daha da büyüyecektir. Doğa doğa diye tutturanlar bu sayı karşısında belli ki tabiat içerisinde boğulmaya mahkûm kalacaklardır. Bizler ise Yaratıcının kudreti karşısında bir kez daha şükrümüz artacaktır. Güney Amerika’nın bazı bölgelerinde öyle karıncalar var ki; meyve bahçeleri veya koruları istila etmeleriyle birlikte yaprakları bir bir kıyıp gübre haline getirirler. Bu arada yuvalarına dönüşü sırasında beraberinde taşıdıkları şemsiye tarzı yapraklar üzerinde minicik karıncalar dikkat çekmektedir. İşte bu yüzden onlara şemsiyeci karıncalar denilmektedir. Derken yolculuğun sonunda güçlü çeneleriyle taşıdıkları yaprakları iyice çiğneyip yumuşak bir hale getirdikten sonra mağaralara sermenin mutluluğunu yaşarlar. Böylece emeklerinin karşılığında yetişen mantarlar karıncaların beslenme kaynağı olur. ÖRÜMCEK Örümcekleri gören sanır ki uysal hayvanlar, aksine saldırgandırlar. Hatta birbirlerine bile dalaşıverirler. Bu yüzden onları bir arada görmek pek mümkün olmamaktadır. Yani bizim anladığımız manada onlarda aile olma durumu yoktur, aksine bireysel yaratıklardır. Hatta dışarıdan bakınca cinsiyetini belirlemek çok güçtür. Çünkü testisleri karın boşluğuna gizlenmiştir. Hayat süreleri ise 15 ayla sınırlıdır. Yüce Allah beslenmeleri için halk ettiği örümceğin vücudunun arka bölümüne bez yerleştirdiği gibi kendisini saklaması için de yuvasını kurma ve avlarını kuşatmaya elverişli sıvı maddesi (ipek meydana getiren sıvı) yaratmış. Bir kısım örümcekler var ki avlarını sıçrama hamlesi ile avlamaktalar, bir kısım türlerde var ki ördükleri ağları vasıtasıyla tuzağa düşürmekteler. Öyle ki istirahata çekilmiş olsalar bile ördükleri ipliğin titreşimleri sayesinde ağa düşen her avdan anında haberdar olabiliyorlar. Genellikle çekirge, sinek ve eşek arısı gibi böceklerin ayaklarına tellerin dolanmasıyla ağa düşmesi bir olup durumdan kazançlı çıkan örümcek olmaktadır. Derken kendine ziyafet çekmektedir. Hatta bazı türleri var ki bunlar sadece böceklerle yetinmeyip küçük kuşlar, amfibyum ve sürüngen gibi yaratıklarda avları arasına girmektedir. Sonuçta hangi türden olursa olsun, genel itibariyle örümcekler kıskıvrak yakaladığı avını çıkardıkları zehir salgısıyla anbean felce uğratabiliyorlar. Hatta felç haline getirdiği avını adeta bir limon gibi sıkıp şiraze haline getirdiği sıvıyı emmek suretiyle kendine ziyafet çekmektedir. Ziyafetin ardından içi boş bir kabuk kalmakta olup, onu da dışarı uygun bir yere atmaktadır. Örümceğe ve onun yaratılışında sırra bak ki tuzak ve hile ile avını alt edebiliyor. Ağızları güçlü olmamakla birlikte, neyse ki 8 bacağında zehir içeren kancaları sayesinde buna ihtiyaç duymamaktadır. Çünkü söz konusu çengeller avını delmeye ve akıtmaya fazlasıyla yetip, deldiği yerden zehri sızdırıp avını şaşkın hale çevirebiliyor. Bildiğimiz böcekler altı bacaklı olmasına rağmen örümcekler böyle değildir. Bilakis onlar sekiz bacağı olup kanatsızdırlar. Hatta antenleri de yoktur. Fakat bu işi üstlenecek ağzın uç kısmında bulunan pedipalpler var. Pedipalp bacağa benzediğinden dolayı bunlara duyu bacakları denmektedir. Peki, ne işe yarar derseniz, elbette ki duyu bacakları iletişimi sağlamakla kalmayıp, bilhassa üreme zamanı biriken spermaların transferinde çiftleşme organı olarak ta vazife görmektedir. Bu durumda erkek örümceğin pedipalpi spermalarla dolduğunda dişi aramaya koyulacağı muhakkak. Fakat dişi arayım derken canından olmakta var. Bu yüzden tedbir babından izdivacının başlangıcında sevgi gösterileri sahnelemeyi ihmal etmezler. Bu sevgi şovuyla ilk evvela dişinin açlığını unutturmayı hedefleyip, mümkün mertebe dişiden uzak kalarak döllenmeyi gerçekleştirmek ister. Çünkü yakın kalmakla işin sonunda yakayı ele verme riski de söz konusudur. Hatta yanında bulundurduğu böceğe de ikram edip yaklaşmayı dener, ama sevgi dansından bitap düşen erkek örümcek her şeye rağmen yine de avlanmaktan kurtulamamaktadır. Tabii bu arada kaçmayı başaranlar da var. İster yakalansın isterse yakalanmasın sonuçta biriktirdiği spermalar vasıtasıyla vuslat gerçekleşir de. Derken döllenen yumurtalardan 20–60 gün sonra çıkan yavrular hayata adım atmış olurlar. Anne örümcek yavrularına o kadar şefkatlidir ki onları babasından mahrum bir vaziyette sırtında taşımakta bile. Solunumları ise deri kıvrımı görünümdeki kitap akciğerleri vasıtasıyla gerçekleşmektedir.İlginçtir örümceklerin kılcal damarları yoktur. Dolayısıyla açık dolaşım sistemine sahiptirler. Bu arada ördükleri ağlar zaten üçgen, dörtgen ve trapez şekillerde harikulade şaheser niteliğinde. Tabiî ağ örmeyen cinsleri de mevcut. Ağ ören örümcekler malum, karın altlarında üç çift ağ organları ile dikkat çekmektedirler. Hatta bu üç organında dışarıya çıkışını sağlayan minicik kapılar mevcuttur. Karınlarındaki salgı bezlerden salgılanan sıvılar bu minik kapılardan çıktığında havayla teması neticesinde sertleşerek ağ iplikleri oluşmaktadır. Böylece çıkış deliklerden çıkan telleri örme işi bu noktadan sonra kendilerine düşmektedir. Bunu nasıl yapıyor derseniz önce kendine uygun bir yer seçerek gerçekleştirmektedir. Bu seçtiği yer bir ağacın uç noktası veya bir odanın tavanı da olabilir fark etmez, bir şekilde ağının ucunu yapıştıracak bir yer her halükarda bulabilmektedir. Sonra konakladığı yere bağladığı ağın ucunu yapıştırıp bacaklarıyla iyice presleyip ağ akışının devamını sağlar sağlamaz kendini boşluğa bırakır, daha sonra da her bir incecik teli toplayıp dokuma sanayine taş çıkartacak türden nakış nakış dairevi şekillerde örmeye başlar. Böylece ördüğü ağın iskeleti ortaya çıkmış olur. Derken ördüğü ağ üzerinde ayaklarının altındaki çengeller ve vücudunun yağlı olması sayesinde yapışmadan rahatlıkla kayık misali süzülüp gezintide yapmaktadır. Demek ki ağ hem bir harika sanat eseri hem de av yakalamak için iyi bir kapan. Bir sinek ağa konmayı versin anında örgü ağına yapışıp vaziyette kendisini ağın ortasında bulmaktadır. Böylece tuzağa düşmüş sineğin çırpınışları örümceğin zehirlemesiyle son bulmaktadır.Hazır örümcekten söz etmişken Sevr mağarası kıssasını da bu arada zikredebiliriz pekâlâ. Şöyle ki;Müşrikler Peygamberimizin öldürülmesini bile göze alacak kadar ölçüyü kaçırmışlardı. Cibril Emin Rasulüllah’a durumu vahiyle haberdar ettikten sonra Allah-ü Teala İsra suresinin 80. ayetini kalbine şöyle vahy etti:—Ey Rabbim, beni dürüst bir girişle yeni yurduma girdir. Dürüst bir çıkışla yurdumdan çıkar. Kendi canibinden bana yardımcı olan bir delil ve güç ver.Habib-i Kibriya Hz. Ali’yi çağırdı gelen vahyin talimatı üzerine ona:—Ya Ali bu gece yatağımda benim yerime sen yatacaksın, dedi.Kureyş Habib-i Kibriya’nın evini akşamüstü çembere almışlardı. Rasulüllah’da hane halkıyla vedalaştıktan sonra kapıyı açıp Yasin süresini okuyaraktan müşriklerin arasından geçerek hane-i saadetinden ayrıldı. Allah-ü Teala ayeti kerime de:—Biz onların önlerine bir set. koyduk da onların üzerini örtüverdik. Artık onlar göremezler” diye beyan buyurdu.Gerçekten de önlerinden geçtiği halde onu ne gördüler ne de bir sese şahit oldular. O Allah’ın ilahi koruması altında bir kelebek misali aralarından uçuverdi.Şimdi Mekke onsuz öksüz. Öyle ki Medine yoluna koyulmadan önce doğup büyüdüğü topraklara son kez tutku gözlerle baktı. Ardında sıla hasreti kaldı sadece. Yani hicret kaçınılmazdı artık onun için.Hz. Ebubekir Allah Resulünü bekliyordu ki birazdan geldiğinde birlikte Sevr’e yürümeye koyuldular. Mağaraya geldiklerinde yorgun düşmüşlerdi. Nebiyi Ekrem Ebubekir’in dizine başını koyarak uyumaya başladı, ama birazdan yüzüne düşen nazlı gözyaşı damlaları uyanmasına yetmişti bile. Rasululah Ebubekir’e baktı:—Ya Ebubekir neler oluyor?Hz. Ebubekir;—Bir yılanın deliğinden çıktığını gördüm, sana zarar vereceğini düşünerekten ayağımla deliği kapatmaya çalışırken ayağımı ısırdı, canım yandı, bunun üzerine gözyaşımı tutamadım.Allah Resulü tükürüğünü ayağına çalınca Ebubekir rahatlayıverdi, bir anda sızısı diniverdi.Mağarada bunlar olurken Ebu Cehil başta olmak üzere Peygamberimizin evine girdiklerinde yatağında bulamamışlardı, onun yerine Hz. Ali yatıyordu. Ali’yi sıkıştırmaya başladılar: —Derhal söyle, nerede O?Hz. Ali (k.v): —Geceleyin çıkıp gitti deyince, tez elden iz sürmekle meşhur Müdlic’e yüz deve karşılığında teklif götürülerek Rasulullah’ın ve Ebubekir’in izlerini iz sürerek ilerlemeye başladılar. Derken mağaranın kapısına kadar dayandılar. Bu arada Hz. Ebubekir’in rengi sararmıştı. Çünkü müşrikleri yakından görüyordu. Resulü Ekrem(s.a.v): —Ya Ebubekir korkma! Allah bizimle beraber, dedi.Müşrikler örümcekle örülmüş mağara girişini görünce: —Baksanıza boşa vakit geçiriyoruz örümcek örmüş burayı deyip mağaranın kapısından döndüler. Bu noktadan sonra Ebubekir de rahatlamıştı. Kendisi için değil tabi, Resulü Kibriya’nın başına bir hal gelmemesi içindi. Nitekim derin bir nefes almıştı o an.Sevr mağarasına üç gün boyunca Hz. Ebubekir’in oğlu ve hanımı tarafından yemek taşındı, iaşeleri giderildi. Ebubekir’in oğlu iman etmemesine rağmen hem oğul olarak görevini yaptı hem de sırrını sır bilip bu durumu saklamayı bildi de.Mağarada geçen üç gün, aslında üç asra bedeldi. Zira o üç günün önemini Hz. Ömer’in şu sözlerinden daha iyi anlayabiliriz. Bakın Hz. Ömer diyor ki:—Vi Ebubekir’in o mağarada bir gecesi Ömer’den ve Ömer ailesinden daha hayırlıdır.Bu sözler gerçekten mağaranın mağara olmanın ötesinde bir başka anlamları çağrıştıran yönü olduğunu ortaya koyuyordu.ARILARGeçim kaynakları bal olup koloni halinde yaşarlar. Öyle ki bir koloni de bir kraliçe, biraz erkek arı ve binlerce işçi arı vardır. Özellikle işçi arılar bütün gün topladıkları nektar ve çiçek tozlarını diğer işçi arıların yardımıyla bala çevirerek hem kendilerini beslerler hem de insanlara şifa kaynağı olurlar. Tabii tüm bunlar aralarında büyük bir iş bölümü sayesinde olmaktadır. İlginçtir arılar iğnesiyle soktukları canlının canını yakmakla birlikte akabinde birkaç saat içerisinde kendisi de ölmektedir. Fakat Kraliçe arı bundan müstesnadır. Çünkü o bir iğnesini bir kullanımlık kullanmakla ölmez. Dolayısıyla müteaddit defalar kullanma lüksüne sahiptir. Erkek arılar malum, onlar iğne sahibi olmasa da olur, iğneleri de yok zaten. Çünkü ihtiyaç duymazlar, yani hayat boyu asalak yaşamaktadırlar. Adı: İşçi arı. Cinsi: dişi. Çiçek çiçek dolaşıp Allah tarafından yaratılmış hortumlarıyla ortalama 2000 çiçek üzerinde nektar toplamakla meşgul arılardır. Tabiî ki bal arısı önce kaynak keşfi yapıp sonra kendine özgü danslarıyla arkadaşlarına gideceği yerleri bildirir. Şayet konaklayacağı çiçek güneş yönündeyse (batı) kovanın üst kısmına doğru dikey hareket edecektir, yok eğer aksi istikamet (doğu) ise kovanın alt tarafından dans ederek start alacaklardır. Yani sabah başka, akşam başka uçuş yönü tatbik edip toplayacakları nektarlar için beraberinde heybeleri götürmeyi de ihmal etmezler. Yuvalarına döndüklerinde heybelerine doldurdukları nektarları 8 rakam görünümlü dans eşliğinde kovandaki bal kümeleri üzerine bırakmak üzere görevli işçi arılara teslim edilir. Böylece toplanan nektarların işleme alınması sağlanarak kovan içerisindeki arının salgıladığı özel bir kimyasal sıvıyla birlikte bala çevrilir. Kimi işçi arılar var ki; bunlar karınlarından sızan bal mumuyla altıgen şeklinde petek örmekle memurdurlar. Derken tıpkı bal imalatında olduğu gibi bal mumu da şifa kaynağı olarak hizmete sunulmaktadır.Adı: Erkek arı.Cinsi: erkek. Kovanın içerisinde asalak halde yaşamalarına rağmen en önemli vazifeleri zifaf uçuşu sırasında kraliçe adayını döllemektir. Zaten zifaf sonrası misyonları sona erdiğinden dolayı işçi arılar tarafından hayatlarına son verilmektedir.Adı: Kraliçe arı.Cinsi: dişi.Asıl görevi yumurtlamak olup neslin devamını sağlamaktır. Dahası yumurtladığı arılara da başkanlık yapmaktır.Bilindiği üzere“tek taşlı” yabani arılar olduğu gibi mekânlarını kum ve çamurdan inşa eden arılar da var elbet. Mesela özellikle yabani arılaryuvalarını ahşap liflerinden kurarak kâğıt imalatının bitki liflerinden yapılacağı noktasında insanlığa rehber olmuşlardır. Bu yüzden Jacob Schaffer, yabani arıları ilk kâğıt üreten firmalar olarak ilan etmiş ve onların barınaklarında ki ilkel kâğıt ham maddesini kullanarak kâğıt yapmayı başarabilmiştir.Bir yandan insanlar kâğıt sanayisinde ilerlemenin sevincini yaşarken, diğer yandan eşek arılar kâğıttan yapılmış yuvalar içerisinde hayata merhaba demektedirler. Bu harikulade kâğıt yuvalar kraliçe eşek arının büyük itina ile topladığı kıymıkların ağından saldığı tükürükle yumuşatılıp hamur haline getirilme işlemiyle gerçekleşmektedir. Böylece kraliçe arının başlattığı bu inşaat kimi zaman bir ağaç, kimi zaman yerin altı da olabilmektedir. Derken hamur tam kıvamını aldıktan sonra geometrik kurallara uygun tarzda en ufak kusura meydan vermeden mükemmel petek inşa etmeleri izleyenleri hayretler içerisinde bırakmaktadır. En nihayet peteklerin üzerine kâğıttan şemsiye kurup yumurtasını buraya bırakmasıyla birlikte bu faaliyet tamamlanmış olur. Yani kraliçe arı döllenmemiş yumurtaları erkeklerin odasına, döllenmiş yumurtaları da doğacak olan işçi arılar ile müstakbel kraliçe adayların koğuşuna yerleştiriverir. Zaten işçi arıların doğmasıyla birlikte kâğıt yapımı daha da hız kazanıp yuvalar şişirilmiş bir balon büyüklüğüne ulaşmaktadır. TERMİTLER Genellikle termitler otçul olup, tropikal iklimde sosyal işbirliğine dayalı bir hayat yaşarlar. Termitler sosyal olmanın yanı sıra tükürük ve diğer salgılarını toprağı yumuşatmak için kullanarak sade yuvalar veya köşkler inşa edebiliyorlar. Hatta şahika eser olarak inşa ettiği mekânlarda çocuk odasından tutunda kiler, nöbetçi odaları ve mantar yetiştirme odalarına varıncaya kadar her türden diyebileceğimiz bölmeler mevcuttur. Dahası hava dolaşımını sağlayacak tünellerden oluşan aircondition sistemi bile söz konusudur. Bunlar öylesine gökdelen yapmada mahirdirler ki Afrikalılar zaman zaman 6 metre uzunluğu bulan yuvalarını yıkıp içerisindeki malzemeleri tuğlaya dönüştürebilmekteler. Üstelik kendileri vücutça bir santimetreyi geçmeyecek kadar küçük, ama belki de dünyanın en savaşçı ve karıncaya benzer böceğimsi hayvanlar olarak dikkat çekmektedir. Her ne kadar beyaz karıncalar diye anılsalar da, onlar karınca cinsinden değil, bilakis hamam böcekleriyle akraba topluluklarıdır. Dahası en büyük düşmanları da karıncalardır zaten. Hele bir onların kolonisine düşmanları yanaşmaya dursun derhal ölümü pahasına da olsa adeta bir askeri manga halinde harekete geçip heveslerini kursaklarında bırakabiliyorlar. Bu arada termitlerin çok değişik tipleri olmasıyla birlikte imha yöntemleri cinsine göre değişebilmektedir. İlginçtir Afrika termitleri ustura tarzı dişleri sayesinde düşmanını parçalarken, Malezya termitleri de bir volkan misali patlayarak düşmanını sarı renkli bir sıvının püskürüğü altında boğabiliyor. Hakeza kuru tahta termitleri ise koloninin gerisinde baş kısmıyla delikleri tıkayıp, böylece düşmana geçit vermemekle ünlüdürler. Yine bir başka termit türü olan Afrika ve Güney Amerika’nın işçi termitleri de bağırsaklarından saldıkları püskürtücü salgı ile saldırganları bombardımana tutup onları alt edebilmektedir, ama akabinde birkaç saat içerisinde iç organları parçalanarak kendisi de bizatihi ölmektedir. Adı: İşçi termit. Yiyecek toplamakla meşgul termitlerdir. Keza yumurtadan çıkan yavru termitlerin bakımını da üstüne almışlardır. Aynı zamanda işçi termitler mimarlık işini de büyük maharetle sergileyip, yüksekliği 7 metreyi bulan toprak veya dışkılarından görkemli inşaatlar inşa edebiliyorlar. İşçi termitler kanatsız olup, bunlar asla yumurtlamazlar. Hiç şüphesiz bunların en büyük yardımcıları kolonideki küçük asker termitlerdir. Büyük asker termitler daha çok genç larvaları, kraliyet çiftinin barındığı kovan ile diğer bütün işçi termitlerin güvenliğini sağlamak misyonunu yüklenmişlerdir. Zaten bu koruma ve kollama görevi olmasa termit kolonileri her an düşman saldırılarına her an hedef olacaklardı. İyi ki de varlar. Büyük askerlerin kılıç gibi alt çene avantajlarının yanı sıra kendine özgü bir torbada muhafaza edilen püskürtücü sıvıları da mevcuttur. Prof. Glen Prestwick araştırma grubu ve Andre Q. çalışmaları sonucunda termitlerin ısırma, fırçalama ve püskürtme tarzında üç temel savunma mekanizmalarının varlığını tespit etmişlerdir. Anlaşılan o ki ısırgan termitler düşmanın üzerinde yara açmakla kalmayıp, aynı zamanda yaraya zehirli bir madde de sürmektedir. Yine fırçalama özelliğine sahip bir termit üst dudağını fırça gibi kullanıp avının gövdesine zehir saçabiliyor. Keza püskürtme donanıma sahip bir termit ise itfaiyeci gibi davranıp düşmanının üzerine koyu bir zamk fışkırtmakla hünerdir. Adı: Kral ve kraliçe termit. Asıl görevi üreme işini üstlenip neslin devamını sağlamaktır. Öyle ki bu uğurda kral ve kraliçelerini bile hapsetmeyi göze alacak kadar duyarlı böceklerdir. Dahası kraliçe termit her üç saniyede yumurtlamalı ki nesilleri devam edebilsin. İşte kraliyet ailesinin önemine binaen ayrı bir bölmede ağırlanırlar. Hatta onlar için özel çocuk odaları bile hazırlanmıştır. Termitlerin en büyük düşmanı hiç kuşkusuz dikenli karıncayiyen diye bilinen hayvandır. Nasıl olsa termitlerin sindirimi zor olmadığından karıncayiyenler için büyük bir fırsat olmaktadır. Yani ağızlarında dişleri olmasa bile kısa burunları vasıtasıyla toplayıp dilleriyle öğüttükten sonra rahatça beslenebiliyorlar. Hakeza aynı akıbet karıncalar içinde söz konusudur. TATU Adı: Tatu Konakladığı mekân: Tropikal Amerika. Yiyecekleri: Bitkilerin yanı sıra, omurgalı termit gibi küçük hayvan ve hayvan leşleridir. En dikkat çeken yönü dişsiz (diş yerine hafif köksüz çıkıntıları var) ve deri kökenli kemik bağlardan oluşan zırha sahip olmasıdır. Zaten zırh sayesinde düşmanından rahatça korunabilmektedir. Aslında derisinin zırhlı olmasından dolayı onu görenler hareket manevrası yapamayacağını sanır, ama işin aslı öyle değil. Tam aksine gövdelerinin belli aralıklarla kemerli olması ona sağa sola eğilir bükülür hareket imkânı sağladığı gibi aynı zamanda açılır-kapanır menteşe özelliği de katmaktadır. Üstelik üzerindeki zırhına rağmen çok hızlı koşup hızlıca düşmanlarının arasından bile tüyebiliyor. Hatta yakalanacağını sezdiğinde ya toprağa kendini gömer, ya da fırsat bulamazsa başını ve ayaklarını gizleyip top şeklinde yuvarlak hale gelmesiyle birlikte üzerini zırh ile örterek böylece düşmanına yem olmaktan kurtulabiliyor. Üremeleri ise döllenmiş yumurtayı önce farklılaştırıp yuvalandırarak yumurtayı 4–12 parçaya bölmesiyle başlayıp daha sonra bir batında dört yavru doğurmak tarzında cereyan etmektedir. Keza doğanlar ya hep dişi veya erkek olmaktadır. Ayrıca savunmaya yönelik bir hayvan olması hasebiyle esas yiyeceği termitler olmakla birlikte, bu arada toprağı eşeleyip böcekleri ve kurtçukları bile avlayabiliyorlar. Her şeyden öte zararlı böcekleri yemesi dolayısıyla biyolojik hayat içerisinde faydalı olduklarını ispatlamaktalar. KUŞLAR Yüce Allah; “Yer ile gök arasında musahhar ol(arak uçuş)an kuşlara bakmadılar mı? Bunları (orada) Allah-ü Tealadan başkası tutmuyor. Bundan da iman edecek bir kavim için nice ayetler (ibretler) vardır”(Nahl,79) diye beyan buyurmaktadır.Kuşlar uçmalarına engel olmasın diye hafif ağırlıkta yaratılmışlardır. Aksi takdirde kendilerini savunamayacaklardı. Öyle ki azaları geniş ya da sert veya ikisi arası orta ağırlıkta bile yaratılmış olsalardı besinlerini almakta zorlanacaklardı. Özellikle gerek yürüme, gerek uçma, gerekse yere konmak için iki ayaklı yaratılmışlar. Hatta ayakları üzerinde ince ve deriden bir örtünün olması ona dayanıklılık sağlamaktadır. Keza ayaklarının tüyle kaplı olmaması belli ki tüylerine çamur türü şeylerin yapışmamasına yönelik bir planın gereği olarak karşımıza çıkmaktadır. Kanatlarının yarım daire şeklinde örülü kemiklerle donatılması ise kanatlarını çırpma manevrası kazandırmak içindir. Ayrıca beslenme esnasında her türlü olumsuzlukların yaşanma ihtimaline binaen pençeleri yere düşen bir şeyi tam manasıyla kavrasın diye geniş ve güçlü kılınmıştır. Bilindiği üzere kuşların ağzında diş yoktur, varsın olmasın, çokta önemi yok zaten. Çünkü bu iş için gagaları adeta diş vazifesi görmektedir. Tüyleri ise dökülmeyecek şekilde dizayn edilmiş ki çıplak kalıp üşümesinler. Hatta tüyleri hafif yaratılmış ki ötelere rahat uçabilsin. Dahası suyla temas ettiğinde titrek tüyler sayesinde su taneciklerini biranda salabiliyor ve böylece normal hafif konumuna tekrar dönebilmektedir. Bundan da öte kuşun tüyleri arasına rüzgâr girip uçuşa engel olmasın diye az açılır donanımlı yaratılmıştır. Tüyler, aynı zamanda vücutlarını sıcak tutmaktadır. Ayrıca su kenarında veya suda yaşayan kuşların kanatları özellikle yağlı yaratılmış ki hem soğuktan korunsunlar hem de su vücuduna nüfuz etmesin diyedir. Nitekim karabatak ve martıların kanatları böyledir zaten. Şimdi karabatak su içerisinde niye üşümüyor diye eseflenmeyin. Çünkü su geçirmez yağ tabakası onu fazlasıyla korumakta. Aynı zamanda martılar karaya vurunca adeta fırtına ve yağmurun geleceğini haber vermekteler. Böylece denizciler onların sayesinde tüm önlemlerini almış olurlar. Keza leylekler göç mevsimi memleketine geldiklerinde o an kar yağsa bile kış devam edecek anlamına gelmez. Zira onların gelişi baharın gelişi demektir. Yine deniz kuşlarının en büyüğü olan albatros ise üreme mevsimi geçtikten sonra okyanus ötesi gideceği menzile hiç şaşırmadan yol alabilen bir kuş olarak dikkat çekmektedir. Bu arada her sene çiftleşip neslinin devamı adına bir tane yumurta yumurtlamayı da ihmal etmezler. Ayrıca ilginç çeken bir kuşta şüphesiz balıkçıl kuşudur. Balık, kurbağa, yengeç her ne varsa yakalayıp yeme becerisi sergileyebilmektedir. Bacakları uzun ve kemikli olmasına rağmen tüyle kaplı değildir. Tabiî ki tüysüz olması onu her an ısı kaybına uğratacağı muhakkak. Fakat bu duruma da çare bulmuş olsa gerek ki zaman zaman tek ayak üzerine durarak kendince çözüm bulmuş bile. Peki, kuşlar bitip tükenmek bilmeyen bu enerjiyi neye borçlular derseniz gayet basit. Vücudunda bulunan radyatör görevi yapan soğutma sistemi sayesinde elbet. Bu sistem olmasa tıpkı bir aracın motorun ısınmasıyla birlikte patlama söz konusu olacaktı ki, kuşu yaratan hiç kuşkusuz ona has radyatör donanımı ihsan etmeyi de ihmal etmeyecektir. İşte bu iş için akciğerle irtibatı kesmeyecek hava torbaları (radyatör) bu vazifeyi fazlasıyla yerine getirmeye yetecektir. Böylece hava torbaları bir yandan vücutta fazla ısıyla nemi atarken, diğer yandan ise karbondioksit verip yerine oksijen almaktadır. Bu arada kuşun kalbi motor görevi, göğüs azaları ise uçuş malzemesi görevi yapmaktadır. Bu donanıma sahip kuşlar tıpkı kuzey kutup dairesi civarında kuşlar gibi yuvalarını yaptıktan sonra güneye doğru uçacaklardır. Derken konakladıkları yerlerde yaz bitimiyle birlikte tekrar dönüş yapacaklardır. Belli ki yapılan tüm göç uçuşları için takriben çeyrek milyon defa kanat çırpmak gerekecektir. Bu yüzden kuşlar pilotların piri unvanını çoktan hak ettiler bile.Kuşlar tek kanaldan hem dışkısını hem yumurtasını dışarı çıkarması bile sıradan bir olay gibi gözükmemektedir. Dolayısıyla kuşlar yumurtlar, fakat doğurmazlar. Zaten doğacak olan kuş karnında yaratılmış olsa onu taşıma zorluğundan dolayı uçması mümkün olmayacaktı. Bu arada Allah-ü Teala kuşa yumurtası üzerinde kuluçkaya yatmasını ve yavrularıyla aynı mekânı paylaşmasına yönelik otlardan yuva yapma becerisini ilham etmenin yanı sıra kuluçka evresinin son demlerinde gagasıyla yumurtaları parçalayıp yavrusunu besleme içgüdüsü de ihsan etmiştir. Böylece her yıl dünya üzerinde milyarlarca kuş hayata veda edip yerine yumurtalar aracılığıyla her yaz yeniden kuşlar gelip gök kubbeyi hoş seda ile şenlendiriyorlar.Gerçekten yumurta deyip geçmemeli. Çünkü kuş yumurtası harika bir sanat ürünü. Öyle ki gözenekler açık tutulabildiği gibi kapanabiliyor da. Niye derseniz, özellikle suda yüzen kuşların bu sisteme çok ihtiyaçları var. Aksi takdirde suyun gözeneklere girmesi sonucunda civcivin oksijensizlikten dolayı boğulması söz konusu olacaktır. Sadece yumurta kabuğundan su sızsa gam yemeyiz, bakterilerin fırsattan istifade içeri dalması her an mümkün olacaktı. Dolayısıyla önlem olarak gözenekler kapanır açılır şekilde tasarlanmıştır. Kuşlar rızk aramak uğruna diyar diyar uçmaktan bir an olsun geri durmazlar. Kuşun yemek borusu kursak taşlığına kadardır. Bu yol boyunca kademeli bir şekilde yiyecekler usul usul geçmekte olup, topladığı danelerin doğrudan doğruya taşlığa gitmenin önü kesilmektedir. Yani kursak bir noktada alınan gıdayı hem depo etmeye, hem de mideye indirmeye yaramaktadır. Bu alınan gıda solucanda olsa fark etmez derhal kursağa indirilir.Yarasa, Huma gibi kuşlar yükseklerden uçarken gündüz değil geceleyin dışarı turlamaktalar. Mesela Yarasa turlarken gözleriyle değil vücutlarında ki radar sistemiyle etrafı kolaçan etmekte. Yani radar sistemi sayesinde neşrettiği yüksek frekanslı ses dalgalarının nesnelere çarpmasıyla birlikte geri dönen yankı sesiyle yönlerini tayin etmekteler. Böylece geçimlerini havada uçma esnasında böcek avlayarak geçirirler. Hatta vampir yarasalar da vardır. Bunlar malum hayvanların kanlarını emerek beslenirler. Neyse ki hayvanın kanını emerken acı ve sızı vermezler. Üstelik büyük bir ustalık örneği sergileyerek toplardamarı bulup anestezi işlemine benzer bir metotla yarabilmektedir. Yarasaların en irisi ise tilki yarasalar olup beslenmeleri çiçek ve meyve olmaktadır. Bunların diğer yarasalardan farkı gözlerinin keskin olmasıdır. Aynı zamanda bunların radar sistemleri fazla gelişmemiştir. Bütün kuşların tüyleri senede bir dökülüp yerine yenisi gelmektedir. Zira baykuşun yumuşak ve uzun olması yavaşça süzülerek uçsun diyedir. Şahinin ise tüyleri kısa olup ona hızlı uçuş kabiliyeti sağlamakta, karabatak kuşunun rızkı da suda olduğu için ona yüzme ve dalgıç misali dalma özelliği katmaktadır. Nasıl ki dalgıç kuşları çürüyen otlar üzerinde mesken tutuyorlarsa su kuşları da su üzerinde yüzen bir mekânda kuluçkaya yatmaktadırlar. Kuşlar aynı zamanda yuva yapmakta mahirdirler. Hele bunlar arasında bir kuş var ki dokumacılara adeta parmak ısırtmakta. Üstelik etrafında topladıkları saman çöplerini ilmikleyerek halkalar halinde yuva bile örmekteler. Bu kuş adı üzerinde dokumacı kuştan başkası değildir. Ördüğü yuvanın giriş kapısı altta olup yumurta ise antrenin rafında muhafaza altına alınmıştır. Hatta düşmanlarına yem olmamak için yuvasını tersine örecek kadar da emniyeti elden bırakmadıkları gözlemlenmiştir. Yuva derken elbette sadece dokuma türü akla gelmemeli. Zira Afrika ve Asya’da yaşayan gugukgiller cinsinden bir kuş var ki; ağaç kovuğuna yerleştikten sonra erkeğin getirdiği çamuru tükürüğü ile bulamaç haline getirdikten sonra ağzıyla yuvasını rahatlıkla sıvayabiliyor. Öyle ki sıvaya sıvaya sadece başını çıkartacak kadar bir delik bırakmaktadır. Böylece yavruları yumurtadan çıkacağı ana kadar erkeğinin getireceği gıdaları delikten başını çıkartarak almaktadır. İşte erkeğin dışarı işlere bakması, eşinin ise iç işlerine kendini adaması denen olay bu olay olsa gerektir. Keza bir başka kırlangıca benzeyen bir kuş türü var ki; o da tükürüğünü kayaya tükürerek yapışkan hale getirmektedir. Derken yarım daire şeklinde tükürüğün kalınlaştığına emin olduktan sonra yumurtalarını buraya bırakıp neslin devamını bu yöntemle devam ettirmektedir. Yine tümsek yapan bir kuş var ki; o da çürüyen bitki artıklarından tümsekli yuvalar inşa etmektedir. Hatta inşa ettiği tümseğin tepesinde nöbet duran (gözetim kulesi) erkeğin gözetimi altında yumurtalarını bile muhafaza etmektedir. Anlaşılan kimi yumurtalara bir ağaç kovuğu, kimi yumurtalara bir kaya parçası üzerine çizilen yapışkan bir daire, kimi yumurtalara da tümsekler mekân olabiliyormuş. Güvercinler üç aylık olduklarında uzak diyarlara uçup tekrar evine dönmesini bilecek şekilde eğitilirler. Eğitimini tamamlayan güvercin sahibi tarafından bırakılsa da 2400 kilometre uzaklığı bulan diyarlardan evine dönebilmektedir. Belli ki onu yaratan güç ona evine dönmesini sağlayacak pusulasız bir kuvvet ilham vermiş. İnsanoğlu güvercinlerin bu özelliklerinden hareketle onları haberleşme aracı olarak kullanmayı bilmiştir. Güvercinin bir başka ilginç özelliği de kuluçka esnasında yumurtaya tam olarak yapışık kalmamasıdır. Çünkü tam yapışık kuluçkaya yatsaydı vücut teri yumurtayı bozup böylece yavru oluşamayacaktı. Demek ki her şey bir hesap ve plan içerisinde cereyan etmektedir. Bir kartal güçlü pençeleriyle kaplumbağayı göklere çıkarıp bir dağın veya kayanın üzerine geldiğinde avını bırakarak parçalanmasını sağladıktan sonra kendisine ziyafet çekebiliyor. Hatta Filipinlerde bir kartal türü var ki avlama sanatının üstünlüğüne atfen maymun yiyen kartal olarak anılmaktadır. Kartalların en büyüğü ise Güney Amerika’da yaşayıp son derece kuvvetli pençeleri ve çevik hareketleriyle dikkat çeken bir hayvandır. Bunlar aynı zamanda maymun yakalamakta mahir hayvanlardır. Ayrıca balıkçıl kartallarda vardır. Bunlar bir yandan su üzerinden 30 metre yükseklikte çemberimsi daireler çizerek uçarken, diğer yandan da su altındaki balıkları nokta atışı diyebileceğimiz bir maharetle radar misali yerini belirleyip avını avlayabilmektedir. Kartallar için en son söylenilecek bir söz varsa, o da “Kartallar yükseklerden uçar” sözüdür. Kargaların gıdası genellikle leş ve hayvan tersleridir. İlginçtir erkek kargalar dişi kargalarla bir arada pek bulunmazlar. Zekâ yönünden ise insan gibi davranmaktadır. Nitekim Habil kabil olayında; Kabil, kardeşi Habil’i öldürdüğü zaman bir anda ortada kalan cesedi ne yapacağını düşünürken birde ne görsün yanı başında bir karga toprağı eşeleyip avını gömüyor. Tabii bu durum karşısında; “Bir karga kadar bile olamadım” deyip mezar kazmayı keşfetmiştir. Bir dölengeç kuşu düşünün ki göklerde uçuşurken aşağılarda ne var ne yok iyi görebiliyor. Nitekim insanların bıraktıkları her ne varsa ardından toplamayı da ihmal etmezler. Yani kesinlikle kendisini koruma adına önlerinden yiyecek toplamamaktadır. Dünyanın en büyük dağ kuşları hiç kuşkusuz And akbabasıdır. Onlar And dağlarında uçarken öte yandan keskin gözleriyle aşağıları taramayı da ihmal etmezler. Böylece aşağılarda birçok ölmüş hayvan leşleri onlar sayesinde temizlenmiş olmaktadır. Ya cennet kuşlarımıza ne dersiniz. Adı üzerinde cennet. Yani hem adı güzel hem de kendisi. Vatanı ise Yeni Gine, Kuzey Amerika ve civarı adalarıdır. Bir başka özellik ise erkeğin dişisinin dikkatini çekmek adına süslenmesi ve nağmeler dökmesidir. Hatta kuyruğundaki renkli sorguçlarını yelpazelendirip izdivacını ilan etmekten de geri durmazlar. Onlar işte bu yönleriyle dünyanın en güzel kuşları olmayı çoktan hak ettiler bile. Kuşların uçmayanları da var elbet. Üstelik sayıları bir hayli kalabalık ta. Mesela deve kuşu bunun tipik misali olup temel gıdası bitki olmaktadır. Keza yedikleri gıdaları yuttukları taşlarla öğüterek halletmekteler. Hâsılı kelam; kuşlar semada uçan mükemmel uçaklar olmanın yanı sıra bazı türleri var ki; hem iyi bir dalgıç hem de denizde iyi bir yüzücü gemidir. PAPAĞAN Genelde bir insan aynı şeyleri söylediğinde sıkılıp hemen; “Papağan gibi tekrarlama” uyarısında bulunuruz. Çünkü papağan böyle bir hayvandır, taş patlasın 40–50 kelimelik bir cümle ağzından çıkabilmektedir. Üstelik evcil olarak kafesinde esir yaşadığı zaman taklit özelliği kazanmakta. Çevrede özgürce uçuştuğu zamanlarda bu özellik yoktur. Dolayısıyla insan gibi düşünüp konuşan bir hayvan değildir, sadece taklit yapmaktadır. Düşünerek konuşma kabiliyeti sadece insana has kılınmıştır.Papağanları dişisinden veya erkeğinden ayırmak için en pratik yol, şayet erkeğin sevgi gösterisi, karşılık bulursa anlayın ki karşıtı dişidir, karşılık bulmayıp sinirlenirse erkektir. Zaten karşılık bulduğunda son derece birbirlerine bağlı ve sadakatli olurlar.Papağanların ayakları dört parmaklı olup, aynı zamanda ağaçlara gagalarıyla birlikte iyi tırmanabiliyorlar. Nitekim gagalarının kalın ve kıvrık olması hem çiçek, meyve ve tohum gibi yiyecekleri kırmada tabla ödevi görmekte hem de dokunma işlevi kazandırmakta. Kanatları ise kısa olup çok iyi uçuculardır. Tüylerinin yeşil, kırmızı, mavi, sarı, beyaz ve siyah olması hasebiyle seyredenleri kendine cezp etmektedir. Gerçekten seyirde ne demek, seyrine doyum olmaz da. Genellikle barındığı mekân ya ağaç kovuklarıdır, ya da kaya yarıklarıdır. Üremeleri ise yumurtlama yöntemiyle gerçekleşmektedir. Bilinen psittakozu (papağan hastalığı) hastalığı papağanlar vasıtasıyla geçtiğinden bu yönüyle de zararlı olabilmektedir.AĞAÇKAKANAğaç gövdeleri onun için hem bir yuva, hem barınma, hem de beslenme kaynağıdır. Üç fonksiyonu yerine getirebilmek için gereken donanım fazlasıyla kendisinde mevcut. Ağacı oymak için güçlü gagaları, tutunmak için uzun dilinden çıkardığı yapışkan madde, tırmanmak için kuvvetli tırnak ve ağaca dolanması içinde kuyruk ihsan edilmiştir. Hele bir ağacı oymaya dursun, sanırsın ki inşaatta çalışan işçilerin keser sesleri. Oysa bu ses 800 metre uzaklıkta bile duyulabilen ağaç kakana özgü çalışma sesleridir. O aynı zamanda ağacı kakalamakla kalmayıp ağaç kabuğu içerisindeki böcek ve kurtları da avlamaktadır. Öyle ki bir saniyede 15–20 vuruş yapabilmektedir. Normal bir insan o vuruşları yapsa beyin kanamasından gitmesi an be an mümkünken, ağaçkakan güçlü beyin yapısı sayesinde beyin travması yaşamamaktadır. Anlaşılan boyun kasları son derece güçlü kılınmış ki beyin kanaması tehlikesiyle karşı karşıya kalmasın. Yani Rabbül âlemin onu her bakımdan korumaya almıştır. Ağaçkakanların bir diğer dikkat çeken husus ise üremek için ağaç gövdeleri üzerinde oydukları oyuklardır. Oyuklar içerisine bıraktıkları 3–4 arasında yumurtaları erkekler döllemenin yanı sıra, yumurtadan çıkacak yavrularıyla daha çok erkekler alakadar olmaktadır. PELİKAN Adı: İri kuş türü. Konakladığı mekân: Tropikal Amerika kıyılarında yaşarlar.Yiyecekleri: Avladıkları balıklar.Halk arasında gagasının kaşığa benzemesinden olsa gerek kaşıkçı kuşu olarak anılırlar. Sadece gaga olsa iyi, gagasının altında balık avlamaya elverişli bir ağıda var. Bu heybe sayesinde hem kendisi beslenir, hem de yavrularını besler. Üstelik yedikleri besinlerin cinsine göre renk bile değiştirebiliyorlar. Her şeyden öte onları en ilginç kılan avlama sanatıdır. Zira önce heybesine su doldurur, sonra su dolu heybeye balıkların düşmesini fırsat bilip bir anda gagasının yanlarından suyu boşaltmak suretiyle kıskıvrak balığı yutmaktadır. Belki de onun böyle bir avlama metodu sergilemesi insana ilham olmuş olsa gerekçi balıkçılar tarafından daha çok bugün ağ tercih edilmektedir. Üremeleri ise koloni halinde olup, aynı zamanda yumurtaları da vardır. Ebeveynleri yumurtadan çıkan yavruların büyüdüğüne kanaat getirdikten sonra onları kendi kaderleriyle baş başa bırakıp terk ederler. Böylece kendi başlarına kalan pelikanlar birkaç haftaya kalmadan uçmayı bile gerçekleştirebiliyorlar.PENGUENAdı: PenguenCinsi: KuşYiyecekleri: Deniz ürünleri.Yaşadıkları bölgeler: Kutuplar ve soğuk bölgeler.Penguenler kuş cinsi olmasına rağmen uçamıyorlar. Olsun önemi yok, onlarda denizde yüzüş uçuşu yapmaktalar. Hele bir ayakları var ki; sanki bir palet. Üstelik bu paletler ve kuyrukları bir dümen görevi yapıp, bu sayede balık veya karides türü deniz canlıları avlamaya yaramaktadır. Hatta rızkı uğruna denizlerde aylarca kalabildikleri gibi daha sonraları kayalık tepelere doğru tırmanarak buralarda mesken tutabiliyorlar. İlginçtir erkek penguenler dişi penguenleri kendilerine çekmek için habire taş hediye ederler. Belli ki taş hediyenin ötesinde bir anlam taşımaktadır. Zira taşlar sıcak havalarda karların erimesine karşılık tedbir açısından gereklidir. Bu yüzden önemine binaen yuvanın temeli için hediye olarak taş seçilmiş. Yani izdivaç için çakıl taşı bulmak bir vazife. Hatta bu izdivacın ardından yuvasında yumurtlayan penguenler yumurtaları erkeklere emanet edip rızık aramak için denize bile açılırlar. Anlaşılan o ki erkeğin görevi yumurtaların üzerinde iki ay boyunca yatmak ve yavrunun yumurtasından çıkmasına yardımcı olmaktır. Bazen erkek penguenin etrafta hava almak için dolaştığı da görülür, ama yine de ekseriyetle gününü yumurtanın başında geçirmektedir. Ta ki yumurtanın kuluçka devri yaklaşana kadar bu durum devam etmektedir. Dişi penguen ise yuvasına döndüğünde yavrusunun dünyaya gelişini beraberinde getirdiği balıkları takdim ederek kutlar. Derken yavrusuna bakmak üzere nöbeti babasından devr alır. Böylece iki ay boyunca bitap düşen erkek penguen açlığını gidermek adına denize koyulup güç tazeler. Ardından tekrar anne penguenden emaneti teslim alır. İşte bu karşılıklı nöbetleşme sayesinde iyice yetişkin hale gelen yavru penguenin artık bir noktada tek taraflı beslenmeyle yetersizliği ortaya çıkar. Ki; bu durum karşısında baba ve anne penguen, yetişkin yavrusunu diğer penguenlerin arasına bırakıp birlikte denize açılma gereğini duyarlar. Döndüklerinde bunca penguen arasında evlatlarını karıştırmadan seçip tekrardan bağrına basmaları görenleri ister istemez hayretler içerisinde bırakmaktadır. Ne diyelim, galiba anne ve baba şefkati bu olsa gerektir. YARASA Bakmayın onun öyle kör gözlüm olmasına. En üst seviye diyebileceğimiz radar sistemine sahip programı sayesinde gören gözlere taş çıkartacak cinsten bir hayvan. Nitekim kanatlarıyla yaydığı dalgaların etrafındaki nesnelere çarpması sonucunda yansıyan ses dalgaları hem avını yakalamaya yetiyor hem de yönünü (ekolokasyon) belirleyebiliyor. Üstelik beslenme adına çıkarttıkları sesler yirmi binin üzerinde ultrasonik ses dalgaları oluşturduğu için insanlar tarafından çoğu kez duyulmamaktadır. Beslenmesi genellikle sinek türü zararlı böcekler olup geceleyin ortaya çıkarak rızkını düzenli uçuşlarıyla gerçekleştirirler. Hatta bir saat içerisinde 300 civarında böcek avlayabiliyorlar. Böylece çevreye de çok faydalı bir hizmette bulunmuş oluyorlar. Yarasaların bir de kan emen türleri var ki, bunlar için özellikle sıcakkanlı hayvanlardan at ve sığırların kanları iyi bir gıda olmaktadır. Öyle ki vampir yarasalar üst üste ardı sıra kan içmediği zaman ölebiliyorlar. Mekânları ise karanlık mağaralardır. Yarasalar aynı zamanda hemen hemen dünyanın her tarafında sürüler halinde göç ederek yaşayabilen doğurgan hayvanlardır. Bunlarda yazın faal olup kışın ise kış uykusuna yatarak hayatlarını idame ederler. Uyurken de baş aşağı uyumaktalar. Çünkü bu pozisyon beyne kan gitmesini sağlamaktadır. Üremeleri çiftleşme şeklinde olup erkek ve dişi yarasalar sadece izdivaç durumlarda bir araya gelmekteler. Doğurduğu tek bir yavru birkaç haftaya kalmadan uçuş kabiliyeti kazanabiliyor. Hayat süreleri ise 20 yılı bulmaktadır. ÖRDEK GAGALI PLATİPUS (Ornitorenk) Birisi çıkıp gelse dese ki bana bir hayvan gösterin ki hem memeli, hem sürüngen, hem de yüzücü özellikleri bir arada olan bir hayvan olsun. Tabii böyle bir teklif karşısında şayet hayvanlar âlemine ait bir ansiklopedi karıştırmadıysak, bak kardeşim bizimle dalgamı geçiyorsun der ve o adamla alay ederiz belki de. Evet, tüm bu özellikleri bir arada bulunduran hayvan var. Şayet onu kimi zaman kuşlar gibi kuluçkaya yatıp yumurtlarken, kimi zaman ördekler gibi gaga ve perdeli ayakları sayesinde suya dalıp solucan veya küçük balık avlarken, kimi zamanda memeli hayvanlarda olduğu gibi yavrusunu kucağına almış beslerken görürseniz sakın şaşmayın. Bu sözünü ettiğimiz kompleks hayvan Avustralya’da yaşayan ördek gagalı platipus(Ornitorenk)’dur elbet. Bir elde on marifet sözü sanki bunun için söylenilmiş. Savunma silahı bile var. Ayak ektremitelerinin altında zehirli dikenleri sayesinde bir çırpıda düşmanını bertaraf edebiliyor. Ayrıca ayaklarının kuşlarda olduğu gibi tırnaklı olması gerek nehirlerin tabanında gerekse yer altında bir köstebek misali toprağı eşeleyip kanal açabilme avantajı sağlayabilmektedir. Böylece kazdığı yerlere veya çukurlara yumurtalarını bırakıp kuluçka süresinin tamamlanmasıyla birlikte yavrularını dünyaya getirme imkânına kavuşurlar. Peki, bu kadar pek çok özelliği bir arada barındıran bu hayvanı sınıflandırırken hangi sınıfa dâhil edeceğiz sorusu geldiğinde, Zoologlar yavrusunu sütle beslediğinden hareketle memeli grubuna dâhil etmişlerdir. Böylece bu sınıflandırmayla iki arada bir derede kalmaktan kurtulmuş oluruz.TAVUK YUMURTASIYumurta deyip geçmemeli, incelendiğinde harika bir sanat eseri karşısında olduğumuzun farkına varırız. Yumurtaların dış kabuğu 15 bin adet mikroskobik gözeneklerle donatılmış. Tabii gözeneklerin olması mikropların girmesi için kolaylık gibi görünse de, hiçte göründüğü gibi değil. Çünkü gözenekler protein yumağıyla kaplıdır. Dolayısıyla her türlü enfeksiyona karşı geçit verilmemektir. Yine aynı gözenekler muhtemel darbeler karşısında yumurta kabuğuna esneklik sağlayıp bir çırpıda kırılmasının önüne geçmektedir. Keza uç kısmının sivri, alta doğru, ya da yassı halde küremsi yapılı olması yumurta kabuğuna dayanıklılık kazandırmaktadır. Böylece civciv için yumurtanın iç kısmı karanlık bir mahzen olmamakta, bilakis beslenmesi için her ne ararsan cinsten diyebileceğimiz mineral ve vitamince zengin bir ortam oluşturup, embriyolojik gelişimini tamamlayacağı iyi bir mekân olmaktadır. Yani bu mekân hayat kaynağı görevi yapmaktadır. Dış âlem bir planın eseri yaratıldığı gibi iç âlemde yumurta akı ve sarı renkli sıvı ile dolu bir başka âlem olarak göz doldurmaktadır. Yani iç ve dış birbirini tamamlamaktadır. Yumurta akı malum civciv için su kaynağıdır. Sarı renkli sıvı (vitellüs) ise protein ve vitamin içerikli olup, civcivin beslenmesi için hazırlanmıştır. Peki, civciv bu karanlık oda da nasıl nefes alıyor? Cevabı gayet basit, başta da belirttiğimiz üzere gözenekler sayesinde hava alıp dışarı karbondioksit salıvermek suretiyle. Belli ki fiziki kurallar yumurta içinde geçerli bir kanun. Şöyle ki; adına diffüzyon denilen yayılma yöntemi sayesinde az yoğunluklu oksijen molekülleri daha yoğunluklu karbondioksit moleküllerin çekim etkisi altına girerek gereken işlem tamamlanmaktadır.Tavuğun kuluçka dönemi rast gele bir sayı ile endeksli olmayıp tam tamına 21 gündür. Yani civcivin yumurtadan çıkışı 21 sayısıyla programlanmış. Civcivin embriyolojik gelişimi belli bir hesabın neticesinde alacağı oksijen ve tüketeceği karbondioksit önceden belirlenmiştir. İnsanoğlunun çoğu kez planladığı şeyler fiyaskoyla neticelense de, bu civciv olunca yumurtanın ebadında en ufak bir değişiklik olmaması bir ölçüyü ortaya koymaya yetiyor artıyor da. Bu bakımdan son derece düşündürücü bir mucizevî nizam karşısında gıptayla Allah demekten başka ne diyebiliriz ki. Ayrıca kuluçka süresince yumurtanın su kaybı % 16’dır. Bu %16’lık su kaybı civcivin yumurtadan çıkacağı zaman başını bir boşluk içerisinde hareket ettirip kabuğu kırmak için düşünülmüş bir tasarımdır. Hatta nemli ortamlarda yumurta kabuğundan su buharını atmak zor olacağından Allah-ü Teala su buharını tasfiye edecek derecede yumurtaları kodlamıştır. Böylece her halükarda bu program gereği civciv delik açıp yumurtadan rahatlıkla çıkabilecek duruma gelebilmektedir. Derken yumurtadan çıkar çıkmaz yürüyüp annelerinden her hangi bir eğitim almaksızın yem bile aramaya koyulabilmekteler. Bu arada şunu belirtmekte fayda var; tavuklarda bir anne yüreğine sahipler. Civcivleri koruma süresince tehlike sezdiğinde gerektiğinde canı pahasına da olsa hayatını feda edebiliyorlar.Ayrıca Avustralya’da Mallee adında bir erkek tavuk var ki neslini devam ettirmek adına mezarımsı çukur kazmaktadır. Çukura dişi tarafından yaklaşık 30–35 kadar yumurta bırakılmaktadır. Anne tarafından yumurta bırakılması iyi hoşta bunların belli bir ısıda kalmasını gerektirmektedir. İşte bu noktada erkek tavuk hiç üşenmeksizin kum, toprak, bitki parçaları her ne varsa gerekli lojistik malzemeleri taşımaktan geri kalmamaktadır. Dolayısıyla içimizden gel keyfim gel diyensimiz geliyor. Zira dişi tavuklar bu konuda çok rahatlar. Niye rahat olmasınlar ki nasıl olsa çukurların başında gece gündüz 2 aya süreli bekleyen erkek tavuklar var. Keşke her baba Mallee tavuğunun babası gibi olsa da gerçek anlamda “Cennet anaların ayağının altında” hadisi şerifi bir başka mana kazanabilse. FLAMİNGO Flamingolar hem uzun ve ince bacaklara sahip, hem de uzun eğri bir boyuna sahip, ördek ve kaz benzeri tüyleriyle dikkat çeken rosa renkli bir kuş cinsi hayvandır. Geniş perdeli ayakları sayesinde tek ayak üzerine durmakta, hatta uyuyabiliyor da. Ördek ve kazlardan bariz farkı tüylerinin yedikleri gıdalara veya karotin miktarının azlığı ve çokluğuna bağlı olarak renk almasıdır. Böylece onu seyre dalanların zihninde pembemsi harika renk cümbüşü diyebileceğimiz kanatlı hayvan olarak yer edecektir. Demek ki işin sırrı karotin renk maddesinde gizliymiş. Yani karotin miktarı az ise kırmızı tondaki renkler beyaz olmakta, çok ise doğal rengine bürünmekte. Mesela Flamingonun yediği gıda karides ise karanfil renk almaktadır. Keza onu ilginç kılan bir başka özellikte kıvrık gagalarıdır. Nitekim kıvrık gagaları sayesinde adeta sağlı sollu hareketlerle suyu vakumlayıp filtre edebiliyorlar. Böylece su içerisindeki minicik canlılar ona gıda olmaktadır. En dikkat çeken yönleri ise beslenme uğruna su içerisine başını suya daldırarak suyu bir radar gibi taramasıdır. Derken süzdüğü suyu dışarı tahliye etmek suretiyle kendisi için gereken rızka kavuşmuş olmaktadır. Üstelik bu işlemi çamurlu suda narin tüylerini kirletmeksizin gerçekleştirdiği gibi, aynı zamanda bir çamur yığınları üzerine yumurtlayabiliyor da. BALIKLAR Bizler uykudayken üzerimize su damlasa hemen uyanıveririz. Oysa balıklar öyle değil, yaşadığı ortam su olması dolayısıyla suda rahat rahat uyuyabiliyorlar. Ta ki su türbülansı olduğunda uyanmaktalar. Malumunuz Afrika’nın kavurucu sıcaklarında sular çekilip yerini kuraklığa bırakmaktadır. Bu durum elbette göz ardı edilemezdi. Bu yüzden burada yaşayan balıklar akciğerli yaratılmışlardır. Öyle ki yazın sular çekilince akciğerli balıklar kendilerini derenin çamuruna gömüp koza şeklinde yuvasında yaşayabiliyorlar. Hatta inşa ettiği yuvanın tepesinden bir havalandırma aspiratörü açarak nefes almaktalar. Bu arada yağmurlu havalarda önceden vücudunda depo ettiği yağlar sayesinde yuvasında birkaç ay canlılığını nötr halde korumasını bilecektir. Ne zamanki yağmurlu mevsimler başlar o zaman tekrar dirilişe geçeceklerdir. Bazı balıklar var ki ne pulu var, ne çenesi, ne de yüzgeci var. Varsa yoksa sabit bir ağzı mevcut. Bu balık taş-emen balıktan başkası değildir. Tabiî adı taş-emen, ama gerçekte taş filan emdiği yok. Sabit ağzı sürekli açık olduğundan dili üzerindeki bıçak görevi yapan dişleriyle avına tutunup öyle besleniyorlar. Yani bu donanım sayesinde gözüne kestirdiği balık avlanmaktan kurtulamamaktadır. Solunumu ise her zaman ki gibi solungaçlarla olmakta, ama diğer balıklardan farklı olarak solungaçlar ağız kısmında değil vücuduna konumlandırılan keseler içerisindedir. Belki de böyle donanıma sahip olmasaydı kanını emdiği hayvanı bırakmak mecburiyetinde kalacaktı. Bu arada keskin dişleri veya keskin dilinin yanı sıra kendini savunabilmesi içinde vücudu her an yapışkan sıvı halde hazır tutulmaktadır. Demek ki fiziki olarak garip gibi görünse de aslında güçlü olduğu anlaşılmaktadır. Allah garipleri sever zaten. Bazı balıklar var ki oltalarıyla avını avlamaktalar. Başında tel tel etten yapılı çıkıntılarının ucunda kancaları vardır. Avını yuvasının önünde pür dikkat bekleyip, tuzağa düşürmenin derdindedir. Nitekim kancaları solucan zanneden küçük balıklar ağızlarına alınca neye uğradıklarını şaşkınlığı içerisinde yutuluverirler. İşte bu sözünü ettiğimiz balıklar bilim dünyasında kurbağa balığı olarak bilinmektedir. Balıklar yumurtlayarak üredikleri gibi köpek balıkları, balinalar, yunus balıkları ve kıkırdaklı balıklar gibi balıklar da doğurarak üremekteler. Yumurtlayarak üreyen balıkların izdivaçları ise tam bir romantik figürler eşliğinde geçmektedir. Öyle ki su içerisinde erkek ve dişi balıklar yüzgeçleri veya vücudundan saldıkları birtakım sinyallerle birbirlerini cezp etmekteler. Böylece dişi balıklar oldukça romantik olan bir ortam eşliğinde yumurtalarını suya bırakmak zorunda kalırlar. Derken erkek balıklarda spermalarını göndererek döllenme hadisesi burada tamamlanmış olur. Gerçekten tefekkür anlayışı doğrultusunda düşündüğümüzde minicik spermlerin engin denizlerde veya akan sularda yumurtayı bulması olayını başlı başına mucizevî rabbaniye olarak ancak izah edebiliriz. Bazı balıklar ise spermalarını su içerisine bırakmaktan ziyade dişilerin yuvalara yumurtasını bırakmasını sağlayacak yuvalar hazırlamayı tercih ederler. İlginçtir döllenen yumurtalar daha birkaç ayı bulmadan kabuğundan çıkan küçük balıklar hiçbir eğitim almadan derhal yüzmeye başlayıp avlamaya koyulurlar. Belli ki onun eğitimi Yüce Allah tarafından önceden ilham edilmiş olsa gerek ki tereddütsüz kendilerini derin sulara daldırmaktan hiçbir güç engelleyememektedir. Yine kedi balıkları diye bilinen erkek balık türleri var ki yumurtaları ağızlarında taşımaktadırlar. Ta ki yavrular dünyaya teşrif edene kadar bu durum büyük bir titizle devam etmektedir. Bir başka ilginç balık ise oltalı balıktır. Erkek oltalı balık ergin hale geldiğinde vücudunu kendi cinsinden dişi balıkla birleştirip tek bir vücut halde bir arada hayat geçirirler. Erkek balık doğurur mu sorusu sorulsa verilecek cevap elbette hayır olacaktır. Fakat istisnai bir durumda olsa böyle bir balık var. Şöyle ki dişi balık erkek balığa; “Benim görevim yumurtlayacağım yumurtayı senin üreme kesene bırakmak olup, bundan sonrası sana kalmış” bir imayla 'hadi bana eyv' deyip uzaklaşmakta. Neyse ki baba üreme kesesinde bir müddet beklettiği yumurtalarının larvaya dönüşmesiyle birlikte 6–8 hafta sonunda yavrularını dünyaya getirmenin sevincini yaşamaktadır. İşte bu sözünün ettiğimiz denizatından başkası değildir. Demek ki erkeklerde doğurabiliyormuş pekâlâ. Yıllık bitkiler olduğu gibi yıllık balıklarda vardır. Yani ömürleri bir yıllıktır. Nitekim denizatları ve golyan balıkları kaya, dere ve ırmaklarda mesken tutan yıllık balıklardır. Sular kesilince ister istemez ömürleri de tükenmektedir. Neyse ki yağmurların yağmasıyla birlikte çamur içerisinde saklı tutulan yumurtalardan çıkan yavru balıklar ebeveynlerinin neslini devam ettirmek üzere hayata merhaba demektedirler. Bazı balıklar var ki denizin 450 metre derinliğinde tenha yerlerde yaşamaktalar. Tenha yerler olması dolayısıyla bedenleri güçsüzdür. Bu yüzden yiyeceklerini ilk fırsatta kaçırmamaları gerekmektedir. Ki; zaten öyle de yaratılmışlardır. Rabbül âlemin sıfır ihtimalde olsa yiyeceğini garantiye alması için ağızlarını vücutlarından büyük yaratmıştır. Hatta denizin derinliklerinde yaşayan bu balıkların vücutlarının her iki yanında ışık saçan uzuvlar yerleştirilmiş ki kendi aralarında tanışıp kaynaşsınlar ve böylece üreyebilsinler diyedir. Bilindiği üzere okyanusun dip kısımları zifiri karanlık içerisindedir, ama bir şekilde aydınlatılması gerekir ki söz konusu balık yol alabilsin. Nitekim Rabbül âlemin bu canlıya foto fosfor denilen aydınlatıcı organ takması sayesinde onu korumaya almıştır. Böylece vücuduna yerleştirilen fener maharetiyle mavi renk ışık yayarak hem kendini korumakta hem de rahatça dolaşabilmektedir. Bizler ilk lambayı bulan Edison’la övüne duralım, meğer bu balık yaratılışından buyana ışık saçıyormuş ta haberimiz yokmuş. Avustralya’da bir balık var ki suda yüzdüğü gibi su dışında da yürüyebilmektedir. Yani karada solungaçlar adeta ayak görevi yapmaktadır. Hatta bizde çok söylenen bir söz var ya “Hamsi kavağa çıkar mı “diye. Elbette çıkmaz, ama bu söz konusu balık alçak ağaçlara tırmanıp saatlerce konaklayabiliyor. Köpek balıkları korku filmlere konu olan balıklardır. En tipik özelliği deniz dibine batmaksızın dosdoğru ilerlemeleridir. Nasıl oluyor da batmıyor derseniz vücutlarında bulunan hava kesecekleri sayesindedir. Dolayısıyla sürekli hareket etmek zorundadır. Çünkü hareket ona manevra alanı kazandırıyor. Aksi takdirde denizin dibine çökme tehlikesiyle karşı karşıya kalıp, böylece solungaçlar arasında hava dolaşımı olmayacağından boğulacaklardı. Fakat bazı köpek balıkları denizin dibine çökseler de etkilenmezler. Hatta kış uykusunu geçirip tekrar baharda uyanıp işbaşı yapanlarda var. Netice itibariyle her iki durumda köpek balıklarının yüzgeç ve kuyruk kısmı su içerisinde türbülans oluşturduğundan diğer küçük balıkların arkası sırası takılmasına vesile olmaktadır. Yani bilmeden de olsa onlara bir noktada su içerisinde rehber oluyorlar. Özellikle remora diye tanımlanan küçük balıklarda köpek balıkların üzerine yapışarak seyahat etmekteler. Aynı zamanda köpek balıkları uzak mesafeyi görebildikleri gibi herhangi bir canlının kokusunu bile çok uzaklardan alabiliyorlar. Böylece milyonlarca deniz altında ölmüş canlılara ait artıklar bu sayede temizlenmiş oluyor. Balinalar dişli ve normal balina olmak üzere iki kategoride incelenirler. Dişli olanlar dişleri gelişmediği içindir bu ad verilmiştir. Olsun önemi yok dişin vazifesini gören üst çenelerinden sarkan inci diş tabakaları yeterince elek vazifesi gördüğü için diş olsa da olur olmasa da, zaten gerekte yoktur. Çünkü suyu emdiği zaman süzgeçten ancak planktonlar geçebilmekte, diğerleri ise otomatikman tasfiye olmaktadır. Böylece planktonlar balinaya gıda olmaktadır. Sonuçta her iki tür balina da okyanusu beraberce turlamaktar. Yine her iki türün kuyrukları kürek şeklinde olduğundan su içerisinde rahatlıkla yol kat edebiliyorlar. Hatta turladıklarında arkadaşlarından herhangi birinin başına bir şey gelse derhal yardımına koşmayı da ihmal etmezler. Bu arada balinaların her dalışlarında burun deliklerinden içeriye asla su kaçmaz. Çünkü su altındayken baraj kapaklarının kapanmasını andırır açılır kapanır kapakçıklar vardır. Yani su üzerinde açılabilen kapakçık su altında beslenme moduna geçtiğinde ise kapanıp nefes borusuna su geçmemektedir. Balinalaraynı zamanda deryayı umman misali okyanus ötesine kilometrelerce seyahat edebilen mavi derin suların mavimsi dev balıklarıdırlar. Öyle ki pusulasız 8 bin kilometreyi bulan bir seyahat gerçekleştirebiliyorlar. Keza Som balıkları da öyledir. Som balıkları nehirlere yumurtalarını bıraktıktan sonra deniz yoluyla okyanuslara açılmaktan geri durmazlar. Yumurtlama dönemi gelip çattığında ise tekrardan doğdukları nehirlere pusulasız bir şekilde sıla-i rahim yapabiliyorlar. Belli ki onun pusulası Kenan illerinde Yakup (a.s)’ın Yusuf’un kokusunu almasına benzer bir yöntemle gerçekleşmekte. Seyahatleri meşakkatli olsa da yolculuk esnasında hele bir çağlayan görmeye dursunlar hemen 4–5 metreyi bulan bir sıçrayışla kendine ziyafet çekebiliyor. Okyanusların belki de en hızlı balıkları yelkenli balıklardır. Florada yakınlarında ele geçen bir yelkenli balığın saatte 110 kilometre hızla yüzdüğü tespit edilmiştir. Belli ki ona hız kazandıran güç yüzerken yaklaşık 1 metrelik yelken kanatlarını katlayıp vücuduna yapışık kılmasından dolayıdır. Yani bir yandan yelkenler fora misali maraton hızıyla ilerlerken, diğer yandan durma esnasında yelken yüzgeçler tekrar eski konumuna geçip böylece alabora olmaktan kurtulabiliyorlar. Bir mürekkep balığı var ki; mürekkepli kalemle yazı yazarken kendini hatırlarız. Oldu ya düşmanı bir ahtapot misali kavramayacak bir boyda ise Allah’tan ümit kesilmez dercesine adına yakışır bir tavırla mürekkep püskürtüp hızla izini kaybettirebiliyor. Hatta öyle cinsleri var ki sudan fırlamasıyla havada uçması bir olmaktadır. Böylece adını en hızlı hareket edebilen hayvanlar arasına yazdırmaktadır. Bazı balıklar var ki; göğüs yüzgeçleri çok gelişmiş, aynı zamanda iç organlarında büyükçe hava keseleri bile mevcut. Kelimenin tam anlamıyla bu donanıma sahip özellikleri taşıyan balıkları uçan balıklar diye anarız. Andığımız bu uçan balıklar kendilerini savunmasız kaldıkları hissettiklerinde derhal kuyruklarını kuvvetli bir şekilde çırparak sudan fırlayıp yüzgeçleri havada kanat olmakta. Hatta uçuşları 200–300 metreyi bulmaktadır. Avrupa ve Kuzey Amerika'nın nehir ve derelerinde bulunan yüzlerce türden oluşan balıklar var ki doğup büyüdükleri vatanlarını terki diyar eyleyerek denizlere açılıp, oradan da hedef tayin ettikleri Atlas okyanusunun Sargasso denizine ulaşmaktalar. Sargasso denizinin tipik özelliği bolca yosun kaplı olmasıdır. Özellikle yumurtlamak için burası son menzil olmaktadır. Tabii sadece yumurtlamak değil kendileri içinde son menzildir. Derken görevini en iyi şekilde yapmanın huzuru içerisinde son duraklarında hayata veda ederler. Bu sözünü ettiğimiz nehir yılan balıklarından başkası değildir elbet. Ölümü pahasına gerçekleştirdiği bu seyahat belli ki ona has kılınmış. Bazı balıklar var ki elektrik üretmektedirler. İnsanoğlu elektriği bulmakla övüne dursun bunu yaratılışın gereği yapan balıklar bu işi çoktan halletmişler bile. Zira yumuşak başının her iki tarafına yerleştirilmiş kastan yapılı aküleriyle elektrik akımı üreten bu balıklar avını derhal şoklayıp öldürebilmekteler. Öyle ki 200–300 voltluk bir akımla düşmanı neye uğradığını farkına varmadan mevta olmaktadır. Mesela 650 voltluk deşarj gücüne sahip yılan balıkları bunun tipik misali sayılırlar. İlginçtir elektrik şoklarından hemcinsleri değil kendi dışındaki avları da ciddi manada zarar görmektedir. Balığında ayısı olur mu demeyin. Çünkü Antarktika da yaşayan böyle birkaç tür memeli ayı balığı söz konusudur. Bu hayvanın buzla kaplı bölge de başlıca besin kaynağı balık olmasına balıkta, ama nasıl? Şöyle ki buz üzerinde dişleriyle keserek açtığı hava delikleri sayesinde suya dalış yapıp yarım saat boyunca yüzdüğü su içerisinde avladığı avlarla beslenmesini temin etmektedir. İlginçtir bu zaman diliminde tekrar yolunu şaşırmadan açtığı deliklerden dışarı çıkabiliyor da. Bir başka ilginç yanı ise vücutlarında yağ deposu olmadığı halde karlar buzlar ülkesinde üşümeden hayatını devam ettirmesidir. Elbette ki onu Yaratan Allah bilim adamlarının bilmediği bir donanımla onu üşütmeyecektir. Bize sadece hikmetinden sual olunmaz misali amenna saddak demek düşer. BALİNA Yeryüzünün en iri memeli hayvanı olan balina, gruplar halinde okyanusun derin soğuk sularında yüzebilen ve takriben 90 türü olan zeki dev bir memeli balıktır. Bizim gibi çok sayıda kılları olmasa da belli ki onu sıcakkanlı tutan üzeri kalın bir yağ tabakasıyla kaplı deriye sahip olmasıdır. İşte 30 metre boy uzunluğuna sahip 200 ton ağırlında ki bu hayvan, üzerini saran kalınca bir libas sayesinde ister soğuk, ister sıcak olsun fark etmez 70–90 yıllık ömrü boyunca ısı sıcaklığı sabit kalacak şekilde yüzebilmekte. Hatta hangi şartlarda olursa olsun okyanusun o derin sularında turlarken bir şekilde yavrularına kendi bünyesinde depoladığı yağ oranı bakımdan zengin sütünü emzirebiliyor. Belli ki Allah tarafından yavru balinanın sütten kesildiğinde derisi kuzey denizlerin soğuğuna karşı tedbirsiz yakalanmasın diye anne sütü yağlı ayarlanmıştır. Balina aynı zamanda yavrularını senede bir defa doğurma özelliği ile de dikkat çeken bir hayvan. Genellikle yavrusunu doğurmak için bulunduğu konumdan uzaklara göç edip sığ suları tercih etmektedir. Bazı balina türleri var ki dişleri mevcuttur. Dolayısıyla bu türler beslenmek için dişlerini kullanmaktadırlar. Bazı türler var ki dişleri yoktur. Bu tür balinaların tipik özelliği ise ağızlarına aldığı 3 oda dolu suyu damaklarında bulunan üç yüze yakın pullar vasıtasıyla süzüp mikro canlıları (planktonlar) alıkoymalarıdır. Derken çene içine sarkmış uzun ve sert yapılı bir sistem veya incecik pullu yüzgeç donanımı sayesinde planktonlar rahatlıkla sindirilebiliyor. Öyle bir donanım ki balina vücuduna aldığı suları bir yandan çeneleri vasıtasıyla bir anda boşaltırken diğer yandan filtre edilmiş sudan arta kalan milyarlarca planktonu midesine indirebiliyor. Tabii ki sindirilmek üzere alınan sadece küçük mikro canlılar değil, aynı zamanda köpek balıklarını bile güçlü çene yapılarıyla parçalayıp avlayabiliyor da. Yunus balığı ile balinalar çoğu kez diğer balıklarla karıştırılsa da her iki balıkta kuyruklarının yatay olmasıyla ayırt edilmektedir. Zira yüzdüklerinde tıpkı insan gibi yüzmekteler. Solunumları ise akciğerle olup, su yüzeyine çıktıklarında karbondioksit verip oksijen almaktalar. Hatta su altında uzun süre nefes alamadan kalabiliyorlar. Zaten vücutlarının 200 ton ağırlığında olması enerjisini az tüketmesine neden olmakta ve böylece solumayı geciktirmesine yaramaktadır. Tekrar solunuma ihtiyaç duyduğu zaman başının üst tarafındaki soluk delikleri vasıtasıyla oksijen depo edip besin aramak için yeniden zaman kazanabiliyor. Hatta suya girdiğinde bu delikler otomatikman kapatıldığından boğulma diye bir dertleri olmaksızın derinlerde seyri âlem eylemekteler. Gözleri o kocaman gövdesine rağmen küçük kalmaktadır. Zaten denizin derinliklerinde görmeye de gerek yoktur. Çünkü derinliklere inildikçe ışıksızlık hâkim olmakta. Dolayısıyla görme eyleminin yerine denizin derinliklerinde ses dalgaları kullanmayı tercih etmekteler. Hele bir nesneye dokunmaya dursunlar, anında nesneden yansıyan titreşimle yön tayin edebiliyorlar. Böylece bu ses dalgaları sayesinde etrafında her ne varsa bu dalgalara çarptıklarında anında haberdar olmaktalar. Fakat görme duyguları çok zayıftır, ama neyse ki işitme melekeleri güçlüdür. Her ne kadar dış kulak vazifesi yapan gözlerin arka kısmında iki delik varsa da asıl duyumu sağlayan iç kulak bölümüdür. Öyle ki kilometrelerce uzaklıkta ses dalgalarını tıpkı yarasalarda olduğu gibi algılayabilecek tarzda donatılmıştır. YUNUS BALIĞI İnsanların açık denizlerde büyük bir hayranlıkla seyrettiği zararsız en zeki hayvanlardır. O da tıpkı balına gibi doğurgan bir memeli balıktır. Yavrusunun solunumunu düzenli aralıklarla sürekli su yüzüne çıkararak gerçekleştirir. Hatta emzirme esnasında bile yavrusunun ikide bir hava alması için nefeslendirmeyi de ihmal etmez. Çünkü yunuslar akciğer solunumu yapan hayvanlardır. Her şeye rağmen yine de vücut kaslarında bolca bulunan miyoglobin maddesi sayesinde derin sularda uzun süre nefes almadan yüzebilmekteler. Biz insanlarda bile miyoglobin proteini var, ama sayıca az olması dolayısıyla uzun süre su altında kalamamaktayız.Yunus balıkları kendi aralarında ki iletişimleri kuş seslerini andırır bir sesle kurmaktalar. Hatta iyi bir eğitimden geçirildiyseler rahatlıkla insanlarla bile diyalog kurabiliyorlar. Yani birkaç kelimede olsa ağzından ses çıkarabiliyorlar. Bu yüzden insanlar onları hep uysal bir hayvan olarak bağrına basmayı bilmiştir. Ömürleri ise 25–35 yıl arasında değişmektedir. Ayrıca burunları uzamış gaga görünümlü, her iki çenesinde çokça dişleri olan ve sırtlarında ise tek yüzgeçleri ile dikkat çekmektedir. Zaten bu özelliklerinden dolayı balıklardan ayrılmaktadır, ama yine de insanlar onu hep balık olarak anacaklardır. Yine en dikkat çeken yönü hiç şüphesiz sıçrama teknikleridir. Beslenmeleri etçil olup favori besin kaynağı daha çok balık veya mürekkep balıkları olmaktadır. Hazır Yunus balığından söz etmişken Yunus Peygamberimizin kıssasını da bu arada zikredebiliriz pekâlâ. Şöyle ki; Hz. Yunus (a.s)’da İsrail oğulları Peygamberlerindendi. Ninova halkına Allah’ın buyruklarını iletmek için görevlendirildi, ama imana gelmedikleri gibi yine bildik putlara tapmaya devam ettiler. Bu durumda Yunus (a.s); “ Eğer iman etmezseniz Allah 40 güne kadar Ninova Şehrini yerle bir ederek batıracak” diye tehditte bulundu. Ninova halkı hiç aldırış bile etmedi. Hz. Yunus (a.s) kavmine kırılıp küstü, hatta Allah’tan izin almadan Dicle Nehri kenarına gelerek bir gemiye binerek oradan uzaklaştı. Oysa Allah tarafından müsaade gelmeden kavmini terk etmesi caiz değildi. Derken gemiye bindi, epey yol kat ettikten sonra gemi bir anda duruverdi. Gemi bir türlü hareket edemiyordu, belli bir yere sabit kalmıştı çünkü. Gemide bir Müneccim: ‘İçimizde bir suçlu var, kura çekelim kime düşerse onu denize atalım.’ Kura çektiler, kurada Yunus’a çıkmıştı. Hz. Yunus (a.s): —Evet! Efendisine itaat etmeyen suçlu adam benim.Bu sözleri sarf eder etmez Yunus (a.s) kendisini suya attı. Kendisini denize atar atmaz bir balık yuttu onu. Yunus (a.s) balığın karnında pişmanlığını belirten; “ Allah’ım sen her şeyden münezzehsin, ben gerçekten zalimlerden oldum! (Lailahe illa ente subhaneke inni küntü minezzalimin sözlerini sürekli tekrarladı ve bu sözler artık Yunus’un zikri oldu, Allah’ta bu zikrin hatırına tövbesini kabul etti. Balık emri ilahi gereği hemen onu karnından çıkarıp denizin kenarına bırakıverdi. Hz. Yunus’un gemiye bindiği gün gökyüzü kararmaya başladı. Ninova halkı paniklemişti. Şehir zifiri karanlığa bürünmüştü adeta. Hz. Yunus’un haber verdiği musibetin geleceğini anlamışlardı. Bunun üzerine Hz. Yunus’u aramaya koyuldular fakat bulamamışlardı. Çünkü Yunus (a.s) onları terk etmişti. Ninova halkı çaresiz oracıktan derhal ayrılarak Tövbe tepesi denilen yere çıkıp feryat figan ederek Allah’tan aman dilediler. Allah-ü Teala’da affederek dileklerini kabul etti. Hz. Yunus denizde ki hayat serüvenin dönüşünde kavmini tövbe etmiş bir şekilde bulunca sevindi ve ilahi hükümleri kavmine öğretti. Bir süre azaptan uzak kaldılar. Sonraları ise hem doğu hem de batı da büyük olaylar vuku buldu. Ne mutlu Yunus balığına ki Yunus Peygambere hizmet etmiş.AHTAPOTDeniz altında yaşayan canavarımsı bir hayvan. Bakmayın siz onun öyle canavar görünümlü olmasına, çoğu küçük omurgasız hayvanlardır. Üstelik balık gibi yüzememektedir. Hareketini baş kısmına endeksli tentikül adı verilen 8 kol sağlamaktadır. Aslında ona dokunulmadığı müddetçe çekingen, korkak ve bir o kadar da uysal hayvanlardır. Bir dokun bir işit derler ya, aynen onun gibi birisi dokunmaya dursun, bak o zaman kızılca kıyameti. Değim yerindeyse dünyanın kaç köşe bucak olduğunu işte o zaman göstermektedirler. Ki; bu durum karşısında onu rahatsız etmeye kalkışanı dokunaçlarıyla abluka altına alıp deniz içerisinde kendince bedel ödettirebiliyorlar. Yani tentiküller üzerinde bulunan vantuzlar avına hem tutunmaya yaramakta hem de emme görevi yapmaktadır. Hatta vantuzlar sayesinde tutundukları yerde hareket manevrası kazanarak ilerleyebilmektedir. Ahtapotun asıl savunma silahı hiç kuşkusuz derisinin üzerinde sıralı halde bulunan sarı, kahverengi pigment hücreleridir. Kendisini güvencede hissetmediğini anlayınca ansızın her türden renk değiştirerek etrafının rengine uyum sağlamasıyla birlikte avlanmaktan kurtulabiliyorlar. Kolları kopsa bile kertenkelede olduğu gibi kopan kısmın yerine bir yenisi eklenmektedir. Yüzmeleri de ilginçtir. Şöyle ki; vücudu üzerinde bulunan salkım saçak kollarıyla değil, arkalarından çıkarttıkları gaz sayesinde bir füze misali hızla ilerleyebilmektedir. Tabiî ki önce deniz suyunu emer ve sonra arkasından çıkarttığı gaz ve etki-tepki sistemine dayalı fizik kanunu ile bu işi başarmakta. Yani içerisine çektiği suyu püskürterek kendisinin ileri doğru itmesini sağlamaktadır. Ayrıca püskürtülen suyla birlikte etraf bir anda alabora olduğundan düşmanının kaçmasına vesile olup bu arada kendisini de gizlemiş olmaktadır. SÜNGERLER Süngerler deniz diplerine yapışık kalan nazlı gelin türünden hayvanlardır. Her ne kadar ilk başta hayvan mı yoksa bitki mi diye üzerinde tartışılsa da 1825 yılında yapılan çalışmalar sonucunda vücutlarına alınan suların değişikliğe uğrayıp dışarı çıkması onun bir hayvan olduğu anlaşılmıştır. Öyle ki dışarı çıkan suyun kokusuna yanaşamayan birçok deniz hayvanı yanına sokulamamaktadır. Bilhassa balıklar bu kokudan çok rahatsız olmaktadırlar. Belki de böyle olmasaydı savunmasız kalan bu hayvanın nesli kesilmiş olacaktı. Sonuçta bu hayvanın ne ağzı var ne de dili. Hakeza iç organı da yoktur. Demek ki uzuvsuz hayvanda olabiliyormuş. Madem öyle nasıl geçiniyor sorusu ister istemez aklımızı kurcalayacaktır. Onu yaratan bu özelliklerine uygun olarak hem bakterileri hem de deniz altında canlıların vücutlarından dökülen artıklar veya dışkıları rızık olarak tayin etmiş. Anlaşılan deniz suyu su olarak kalmamakta besin deposu olarak ta süngerlerin ihtiyacını karşılamaktadır. Bunların üremeleri de ilginçtir. Eşeysiz üremekteler. Yani dişi yumurtalar ve erkek sperm hücreleri tek bir süngerden çıkmakta, fakat farklı zamanlarda sahne almaktadır. Spermalar çıktığında su akıntıları eşliğinde bir başka süngerin bağrına transfer edilir. Belli ki Yüce Yaratıcı sperma hücrelerinin rotasını şaşırmamak için onu taşıyacak hücreleri de beraberinde yaratmış. Böylece taşındığı yerde yumurtalar arasında vuslat gerçekleşerek yeni bir süngerin doğması gerçekleşmektedir.Vücutları silisyum ve kalsiyum karbonat bileşimleriyle desteklenmiş kalın kalkerli veya kireçli tabakayla donatılmıştır. İşte bu tabaka sayesinde kışın ayazından kendilerini korumaktalar, baharın gelişiyle birlikte hücreler yeniden canlılık kazanarak süngere dönüşürler. İşte denizleri temizleyen aynı zamanda mutfağımıza da konuk olup kap kaçağımızı temizleyen süngere ne kadar teşekkür etsek azdır diye düşünüyorum. DENİZ ANALARI Deniz anaları şeffaf kubbemsi deniz suyu hayvanlardır. Hatta bazıları ışın bile saçabiliyor. Kubbemsi şemsiyelerinin dokungaçları bile var. Nitekim bu dokunaçların olması ona büyük bir avantaj sağlayıp, böylece düşmanlarından kendini kurtarabiliyor. Çünkü onun öyle şeffaf görünümüne ve ansızın uzaklaşamayacaklarına bakanlar zarar vereceğini akıllarının ucundan bile geçirememektedir. Yanlış hesap Bağdat’tan döner misali bir dokunmaya dursunlar bir anda dokunaçlarında ki zehirli sıvı avcının hevesini kursağında bırakıp felce uğratmaktadır. Zehiri olmayan türleri ise ışın saçarak kendini korumaya almaktadır. Bizim deniz kıyılarımızda var olan denizanaları her ne kadar büyük çapta tehlike teşkil etmese de yine de onların bulunduğu ortamlardan uzaklaşmakta fayda var. Hiçbir şeyler yapmasalar bile en azından vücutta yakınma ve kaşıntıya neden olmaktadır. Hatta dünya üzerinde öyle yerler var ki buralarda yaklaşık 10 metre ebadında ki denizanaları insana dokunmasıyla birlikte ölümüne yol açabiliyor. Bu yüzden onlar hem tehlikeli, hem de bir o kadar güzel görünümlü türleri olan canlılardır. DENİZ POLİPLERİ Belgesel izlemişseniz eğer deniz altında birbirinden harika ağaç ve çiçek modelleri dikkatinizi çekmiş olmalıdır. Bu modellerin arka planında rol oynayan asıl mimar dünyanın en basit yapılı hayvan diyeceğimiz poliplerdir elbet. Denizanaları gibi şeffaf görünümlü hayvanlar bu eserleri meydana getirirken kullandığı malzeme deniz yosunlarından elde ettikleri oksijen ve deniz suyu içerisinden temin ettikleri kalsiyumdan başkası değildir. Tabii bunları alırken polipin zaman içerisinde etrafı adeta kalkerleşerek kabuk halini almaktadır. İşte çevresini tabaka tabaka saran bu kabuk arasında sadece dışarıya sarkabilen dokunaçlar kalmaktadır. İşte bu dokunaçlar sayesinde deniz içerisindeki küçük organizmaları kendi bünyesi içerisine alarak beslenmesini temin eder. Polipler genelde bir arada koloni halinde yaşamakta olup öldüklerinde ardından miras olarak sert kabuklarından inşa edilmiş insanı cezbeden ağaç ve çiçek görünümlü birbirinden güzel eserler kalmaktadır. Bu arada yaşayan polipler ölenlerin inşa ettikleri kireçleşmiş eserler üzerinde barınarak kendilerinin kattıkları ürünlerle birlikte katbe kat kendi çapında gökdelen tarzında eserlere dönüştürürler. Madem hücrelerin bölünmesiyle dokular çoğalır, dokulardan organlar, organlardan bir canlı oluşuyor ölenin ardından emaneti devr alan her bir polip değim yerindeyse yaptıkları eserleri saraya çevirmekteler. Derken deniz dibinde devasa büyüklükte ağaç yapılı görünümleriyle seyri âlem eyleriz. Mercan adaları der dururuz ama bu söz konusu adalar belli ki bir çırpıda oluşmamış. Yılların birikimi diyebileceğimiz poliplerin bir emeği olarak karşımıza çıkmaktadır. Öyle ki yıllara meydan okumanın neticesinde mercanların büyümesiyle birlikte kıyılarda kayalıklar bile oluşabilmiştir. SU AYGIRI Su aygırı ismiyle müsemma, yani Afrika’nın büyük göllerinde ve nehirlerinde yaşayan kısa bacaklı, toparlak vücutlu kocaman kafalı, kalın boyunlu, burun delikleri önde ve burnu tepesinde olan iri bir hayvandır. Devasa dudakları ot ve yaprakları ağzına atmak için vazife görmektedir. Ayakları kısa olması dolayısıyla karnı yere değecek izlenimi verip 4 ton ağırlığındadır. Ayaklarında ise dört parmak vardır. Bu görünümüyle su kıyısında hantal yürümesine rağmen su içerisinde tam bir atletik yüzücü olduğunu ispatlamaktadır. Hatta suya her dalışlarında kafasını su yüzeyine çıkarttıklarında şarıl şarıl su sesleri eşliğinde etrafa su püskürtmektedir. Bu arada baş tepesinde ki gözlerinin fırlak olması etrafı kolaçan etmesini kolaylaştırmak içindir. Timsaha nazaran su aygırı daha güçlüdür. Bu yüzden beraberce bulundukları göllerde timsahlar su aygırı karşısında burada kral sensin dercesine son derece tazim içerisinde yüzmektedir. Çünkü su aygırının 60 santimetre boyunda köpek dişleri olup bir timsahı delip deşik edecek yapıdadır. İşte bu dişler sayesinde su altındaki bitkileri kökleriyle birlikte koparıp beslenebiliyorlar. Böylece nehir ve göller su aygırlarınca hem temizlenmekte hem de su yataklarının tıkanmasının önüne geçilmektedir. Dolayısıyla onlara iyi bir çevreci hayvan gözüyle bakabiliriz. Ağız yapısı derseniz dillere destan. Zira kara hayvanları içerisinde ağız büyüklüğü bakımdan onun rekorunu kıran hayvan şimdiye kadar pek rastlanılmamıştır. Fakat suda yaşayan memeli hayvanlardan balinadan sonra ikinci sırada yer almaktadır. Hele bir su içerisinde yüzüşleri var ki usul usul ve aheste aheste ilerlemeleriyle dikkat çekmekteler. Karada ise bir insan kadar hızlanmaktalar. Yine de onlar zorunlu kalmadıkça sudan dışarıya çıkmayı pek sevmezler. Daha çok geceleyin düz çimenlerde otlamak için ve doğum zamanı karaya çıkmaktalar. Hatta seyahat etmekten de haz etmezler, genelde bulunduğu yerde kalmayı yeğlerler. Hele bir esnemesi var ki, gören uykusuz sanır, oysa dişlerini diğer su aygırlarına göstererek kavgaya hazır olduğu mesajını vermektedir. Döllenmesi ise su içerisinde gerçekleşip, hamilelik süresi tıpkı insanda olduğu gibi dokuz aydır. İlginçtir yavrusunu karada kamış yatağının içerisinde doğurmaktadır. Derken yavru su aygırı hiçbir eğitim almadığı halde sanki daha önce öğrenmiş iyi bir yüzücü gibi annesiyle birlikte su altına dalabilmektedir. TİMSAHLAR Timsah gerek su üzerinde gerekse karada hızla hareket edebilen Afrika nehirlerinin bir diğer pullu sürüngen dev hayvanı olup, aynı zamanda su aygırların da düşmanıdırlar. Gerçi bu hayvanlar büyük olanlarına dokunmaktan çekinirler, ama yavru olanları afiyetle yemekten de geri durmazlar. Hele ceylan ve benzeri kara hayvanlar su içmek için gelmeye dursun, bir anda timsahın kuyruk darbesine maruz kalıp kendini hem suda bulmakta hem de avlanıp gıda olmaktadır. Böylece timsah avını avlayıp beslenmenin ardından güneş altında uzanarak güneşlenmeyi de ihmal etmemektedir. Yani ehli keyf hayvanlardır. Ayrıca timsahlar ekinlere zarar vermekle dikkat çekmektedir. Dolayısıyla çiftçiler timsahları ekinlerden arındırsalar bile bu sefer de su aygırların çoğaldığı gözlemlenmiştir. Demek ki ekolojik dengeyle pek oynanmaya gelinmiyor. Bu arada timsahların en çok muzdarip olduğu şey diş etleri arasına dolanan sülüklerdir. Neyse ki Gergedan ve manda olayında olduğu gibi bu seferde onların imdadına yağmur kuşları koşmaktadır. Zira timsahların ağzını gören korkuya kapılmasına rağmen bu kuşlar hiçbir endişeye kapılmaksızın içerisine girip timsahın muzdarip olduğu sülükleri hem temizlemekte hem de kendisine ziyafet çekmektedir. Karşılıklı bu jestten her iki hayvanda memnun bir şekilde hoşça vedalaşırlar. İşte hayvanlar arasında karşılıklı iş bölümünün tipik misali bu olay olsa gerektir. Keza bu iş bölümü bazı balıkların üzerinde parazit yaşayan canlıları temizleyen küçük balıklar içinde geçerli bir kuraldır. Bu arada timsahların üremesi yumurta yoluyla olduğunu da unutmamak gerekir. Bakmayın siz timsahın canavar görünümlü olmasına. Gerektiğinde onlar şike varı da olsa gözyaşı dökebilmektedir. Belli ki halk arasında “Timsah gözyaşları dökmeyin” sözü boşuna söylenilmemiş. RAKUN Rakun için suyolları, göller ve batak çevresi gibi yerler vatan sayılmakta olup, aynı zamanda Amerika’da yaşayan iyi bir yüzücü hayvan olarak bilinmektedir. Tabiî onun iyi bir yüzücü olması deniz hayvanı olduğu anlamına gelmez. Bilakis o ya bir ağaç kovuğu, ya da mağarada hayatını yaşamakta olup genellikle kendisi küçük ayıgil olarak bilinir. Bu arada suya dalmışken iyi bir yüzücü olmanın gereğinin yapıp balık, tatlı su kerevidesi, kurbağa, semender ve midye türü canlıları avlamayı da ihmal etmez. Hakeza karada yumurta, kuş, böcek, fare ve yerde sürünen her ne tür canlı varsa kemali afiyetle yemekten de geri durmaz. Onun ayrıca etabor özelliğinin yanı sıra ceviz, çilek, böğürtlen ve başka çeşit meyvelere düşkünlüğü izleyenlerin gözünden kaçmaz. Hatta mısırlar olgunlaştığı zaman, mısır tarlaları da bu kemali ziyafetten nasibini almaktadır. İlginçtir Rakun yiyeceği eti yemeden önce mutlaka suya batırıp yıkadıktan sonra yemektedir. İşte bu özelliğine binaen kendisine yıkayıcı anlamına gelen lotor denilmiştir. O halde temizlik hususunda Rakun’dan alacağımız nice dersler olsa gerektir. Rakun geceleri yiyecek aramakla gündüzleri ise dinlenmekle geçirdiği yaz mevsiminin ardından ta ki ilkbaharda uyanmak üzere kış uykusuna yatar. Fakat ara sırada olsa çiftleşmek veya karnını doyurmak için uyandığı da bir vaka. Erkek rakun kış ortasında çiftleştikten sonra izdivacına son verir. Belli ki o da tıpkı ayı gibi aile sorumluluğundan uzak bir hayat tarzı tercih etmektedir. YILANLAR Yılan ismi duyunca yediden yetmişe herkes ister istemez ürpermektedir. Onların görünüşü avını korkutmaya yetiyor zaten. Tabiî o görünüşünden ziyade avlarının üzerine yıldırımca atlayıp zehirlerini şırınga etmekle avlamaktadır. Öyle ki zehri avını felce uğrattığı gibi birkaç saate kalmadan zehrin etkisiyle ölümüne neden olmaktadır. Öncelikle bu işi yaparken dişlerini avının derisine saplamakta, bu arada zehir kaslarının otomatik olarak harekete geçmesiyle birlikte küçük bir kanal yoluyla zehir dişe akmakta, oradan da avının derisine geçmektedir. Mesela engerek yılanı bunun tipik misalidir. Şurası bir gerçek zehirli yılanların tek silahı bezlerinde taşıdığı zehir olsa gerektir. Neyse ki insanoğlu yılan zehirlenmelerine karşı özel serumları imal etmeyi başarabilmişlerdir. Bazı yılanlarda avının bir çember misali etrafına dolanmasıyla birlikte kaburgalarını abluka altına alıp boğabilmektedir. Bazıları avını sıkıp bir bütün olarak yutmaktadır. Mesela boğa yılanı bunun tipik misalini teşkil eder. Hatta 8 metre boyunda domuzu yutabilecek kabiliyette yılanlar olduğu gibi dev bir fili bile alt edecek yılanlar da mevcut. Nitekim bir piton birkaç saat içerisinde domuzu yutabilmektedir. Böyle bir büyük lokmanın sindirimi kolay olmasa gerek ki birkaç günü bulabiliyor. Yılanların üremesi ise yumurta yoluyla olmaktadır. Hâsılı kelam dünya üzerinde her halükarda üç bin türü bulunan yılanlarla ilgili daha çok söylenecek söz var, ama şimdilik bu kadarı yılan hakkında fikir vermesi yeter diye düşünüyorum. SOLUCAN Onları bazen bir bahçede gezinirken, bazen bir yol üzerinde, bazen kırda bayırda gezinirken her an görmek mümkündür. Kimimiz gördüğümüzde dehşete kapılıp ürpeririz, kimimiz de büyük bir şefkatle yanına sokulabiliyoruz. Yani kişinin ruh haline bağlı olarak solucana karşı da tavrımız değişebilmektedir. Şayet onu tehlikeli bir yaratık algılayan bir ruh halimiz varsa hiç gözümüzü kırpmadan ortadan ikiye bölmekten çekinmeyiz de. Olsun önemi yok. Onu parçalasalar bile onu yaratan vücut donanımını yenileyecek hücreler yerleştirdiğinden dolayı baş kısmı kuyruk olarak tamamlanmakta, derken kopan kuyruk baş eksikliğini gidermektedir. Bu durumda solucanlar sanki bize; “Madem her şey aynı kalmamakta, o halde her daim gelişin ve kendinizi yenileyin” mesajı vermekteler. Bundan da öte sakın ola ki statükonun kollarında hayatınızı karartmayın uyarısını yapmaktalar. Onlar aynı zamanda toprak altı faaliyetleriyle toprağın havalandırmasını sağlamaktalar. Böylece havalanan toprak tüm canlı âlemine gıda olmaktadır. KERTENKELE (İGUANA) Adı: Kertenkele. Cinsi: İguana Yiyecekleri: Çiçekler, kiraz, çilek gibi kabuksuz meyveler ile birtakım böcekler. Yaşadıkları bölgeler: Güney ve Kuzey Amerika’nın sıcak bölgeleri. Evet, İguanalar bir değişik tür kertenkele olup, görünüş bakımdan insan ürperse de aslında zararsız ve çekingen yaratıklardır. Belki de insanların bu hayvanın çekingen olduğunu bilselerdi ona Cin ejderi demeyeceklerdi. Kendisi hakkında kim ne düşünürse düşünsün, o tüm bunlara aldırış etmeden güneş altında güneşlenmenin mutluluğunu yaşamaktan kimse onları alıkoyamamaktır. Çünkü güneş onlar için hem iyi bir ısıtıcı, hem de iyi bir aydınlık kaynağıdır. İguanaların boyunlarında sarkmış derilerinden gerdanlık ve sırtlarından kuyruğuna kadar tarakları olması ona özgü bir çehre kazandırıp, aynı zamanda bukalemun gibi kendilerini korumak adına renk değiştiren türleri de söz konusudur. Her şeyden öte İbrahim (a.s)’ın kıssasına bile konu olabilmişlerdir. Şöyle ki; Hz. İbrahim (a.s.)’ı ateşe attıkları zaman kertenkelenin iki çeşidi var; birisi su döktü, birisi de üfürdü. Hz. İbrahim (a.s.) o su dökene dedi ki : “- O koca dağ gibi ateşe senin o damlacık suyun neye yarar ki ? Fakat ben senin dostun olduğunu bileyim.” Öbür üfürene de dedi ki ; “- Ya zaten ateş dağ gibi üfürsen ne olur ki ? Ben de senin düşmanın oldum.” Bu misalden hareketle bizim burda katkımız: Hak ve hakikat yolunu bilip, sevmek olacaktır. Şüphesiz bu yolu seviyoruz, bu yolu biliyoruz diyebilmeyi muhakkak istemişizdir. Zaten bizim katkımız bundan başka ne olabilir ki? Kertenkeleler ilginçtir avcısı tarafından yakalanacağı sırada nazik kuyruğunu bırakıp kaçmaktadır. Olsun önemi yok, o kuyruksuz kısım bir zaman sonra yenilenerek yerine bir yenisi eklenmektedir. SÜLÜK Adı: Sülük Konakladığı mekân: Kendi tabiî sulak ortamı. İnsanoğlu belki de sülükten esinlenerek kan aldırma tekniklerini öğrenmiş durumda. Yine de kolumuzdan kan aldırdığımızda iğnenin acısını yüreğimizde hissederiz. Fakat sülük öyle değil, o damara vantuzlarıyla yapıştığında uyuşturmayı da ihmal etmez. Böylece kan emdiği canlının incinmemesini sağlamaktadır. Ayrıca kanın pıhtılaşmaması içinde hirudun denilen maddeyi üretmeyi bir vazife bilmektedir. Derken konakladığı canlı üzerinde yarım saat içerisinde kan emip karnı tulum gibi olduğunda yapıştığı bölgeden ayrılarak sindirim işlemine koyulur. İşte bu yarım saatlik işlem sonucunda elde ettiği kan gıdası onun altı ay kadar bir süre beslenmesine yeter artar bile. Hatta bu altı ay içerisinde kanın bozulmaması için bağırsaklarında yer alan Pseudomonas hirudinus bakterileri sayesinde gıdasını muhafaza etmeyi de ihmal etmez. Şayet altı ay sonunda kan kalmazsa bir süre daha yaşaması için kendi vücut dokularını parçalamayı bile göze alıp her şeye rağmen yine ayakta kalabilmektedir. Bugün sülük vasıtasıyla Tıbbi tedavilerin uygulandığı artık bir sır değil. Nitekim Peygamberimiz (s.a.v)’in hacamat yaptırdığı, keza bu konuda; “ Şifa üç şeye münhasırdır: Bal şerbeti içmek, hacamat aleti vurmak, ateşle dağlamak. Fakat ümmetimi (başka çare kalmadıkça) ateşle dağlamaktan men ederim” (Sahih-i Buhari;12.cilt, S. 79) diye beyan buyurarak kan almanın sıhhat açısından iyi geldiğine işaret etmiştir. Çünkü kan aldırmakla hem kanımız tazelenir hem de kan akışı hızlanmaktadır. Dolayısıyla akışkan hale gelen kan beyne daha rahat ulaşıp, bu sayede beyin en kısa zamanda kendisine gerekli olan oksijenle buluşması gerçekleşmiş olacaktır. SALYANGOZ Görünüş itibariyle helezoni halkalardan ibaret tek kabuklu hayvan olarak dikkat çekmektedir. Üstelik onun helezonik olması zikir halkalarını hatırlatır hep bize. İlginçtir karın kısmı kaslarla kaplı olması hasebiyle ona hareket manevrası sağlamaktadır. Öyle ki kaslar sayesinde ön uçtan başlayan dalga manevrası son kısımda tamamlanacak şekilde ilerleyip yolunu yol bilmektedir. Karın bir noktada ona ayak olmaktadır. Dahası var; ayağının ön kısmında bulunan bezlerden salgılanan mukus denilen sümüksü madde her ortama yapışıp sürünerek ilerlemesini sağlamaktadır. Nitekim söz konusu sümüksü sıvı yardımıyla gerek toprak üstünde, gerek denizin dibinde, gerek duvar yüzeyinde, gerekse ağaca tırmandıysa ağaç yüzeyinde kayabilmektedir. Hatta yolunun üzerinde tırmanıcı veya kesici bir şeyler olsa bile hiç fark etmez, mukus salgısı onu her halükarda incitmeden seyahatini huzur içerisinde geçirmesine vesile olmaktadır. Gerektiğinde yapışkan bu maddeyi kurutulmuş halde barındığı yuvanın deliğini tıkamakta kullanıp kendini korumaya alabiliyor. Kabuğu böyle ise kim bilir kendisi nasıl. İşte bu güzel hayvanı gezindiğimiz yerlerde ilk anda fark etmezsek bile başını ancak kabuğundan çıkardığı zaman görme şansı yakalayabiliyoruz. Ayrıca salyangozu çepeçevre saran kabuk kısım bir şekilde kırılmaya dursun artık o hayvanda yaşama ümidinden eser kalmayacak demektir. Dolayısıyla mermer sağlamlığında diyebileceğimiz kabuk onun için bir koruyucu zırh olmaktadır. MARMOTLAR Marmotlar yerde ve kayaların arasında yaşayan en büyük sincaplar olup, Birleşik Amerika’da adına yer domuzu denmektedir. Marmotlar kış uykusuna ilaveten geceleri de uyumaktalar. Onları ilginç kılan hem düşman karşısında alarm sistemine sahip olmaları hem de kendi aralarında son derece candan dayanışma bağının olmasıdır. Öyle ki koloni halinde koyun sürüleri misali topluca gezinip bitkiler içerisinde en lezzetli olanıyla adeta piknik yapabiliyorlar. Hatta bu arada marmotlar cümbür cemaat zevki sefa içerisinde çiçek ve ot gibi gıdalarla beslenirken başlarına herhangi bir halel gelmemesi açısından içlerinden biri bir tepeye çıkıp arkadaşlarına gözetmenlik yapmaktadır. Olur ya en büyük düşmanı kartal veya bir başka canlının hücumuna uğrama riski de var, dolayısıyla böyle bir tedbiri almayı ihmal etmezler. Nitekim gözetleme kulesinde bekleyen nöbetçi marmot, havada uçuşan kartalı görür görmez ta 3 kilometre uzaklıkta duyulacak ıslığımsı bir sesle alarm vererek arkadaşlarını haberdar etmiş olur. Böylece bu haber sayesinde önceden kazmış oldukları yuvalara sığınarak ta ki ikinci alarm sesi gelene kadar yuvalarından çıkmayıp tehlikeden kendilerini korumuş olurlar. Zaten ikinci alarm kartalların gittiği anlamına gelen mesajdan başkası değildir elbet. Keza dağ sıçanları da sincap cinsinden hayvanlar olup, bunlar da yeraltında birbirlerinin sınırlarını ihlal etmeyecek şekilde tıpkı insanların inşa ettikleri şehirleri andırır bölümler (semt, sokak, mahalle) inşa etmekle meşhurdurlar. Fakat inşa edilen şehirleri bizler ancak yeryüzünde tümseklerin varlığıyla fark ederiz. Bu tümseklerin altı ise son derece karmaşık tünellerin bulunduğu metro hatları olarak karşımıza çıkmaktadır. Ayrıca bu tümseklerin her biri düşmana karşı iyi bir gözetleme kulesi olup herhangi bir tehlike anında bir başka emniyet sübabı görevi yapmaktadır. Anlaşılan Allah’ın marmotlara ve dağ sıçanlarına ilham olarak ihsan eylediği bu alarm tertibatı olmasaydı her biri avlanmaya müsait kurbanlık koyun olacaklardı. PORCUPİNE Çok nadirde olsa mutlaka üzeri seyrek bir şekilde iğnemsi oklarla kaplı bu hayvancağızı görmüşsünüzdür. Bu bildiğimiz porcupine oklu kirpiden başkası değildir. Onların zayıf görünmesi güçsüz oldukları anlamına gelmez. Zira aç kurt veya aslan saldırdığında bu zavallı sandığımız hayvan önce dikensiz bir şekilde kabına çekilmekte. Tabiî bu arada kurt başına neler geleceğini bilmeden kolayca besleneceğini sandığı bu hayvanın dikenleri ağız ve boğazına batmasıyla birlikte neye uğradığının şaşkınlığı içerisinde acılar içerisinde sonunu hazırlamaktadır. Diken batsa yine iyi, buna ilaveten dikenlerin üzerindeki öldürücü mikropların istilasına uğrayarak sonu ölümle sonuçlanmaktadır. Hakeza gelincikler de kirpiye yaklaştıklarında onlar da aynı akıbete uğramaktadır. BUKALEMUN Kertenkeleye benzer, ama asla kertenkele değildir. Özellikle ayak, dil ve gözlerinin renk değiştirmesi bir kere onu kertenkeleden ayırmaktadır. Keza vücudunun basık olması da ayırıcı özellik katmaktadır. Bu arada dili boyundan 1–1,5 kat uzun olup, avını yakalayacak kabiliyette hareketli ve yapışkan yaratılmıştır. Hele bir gözleri var ki insanın gözlerinden katbe kat üstün maharete sahiptir. Nitekim insanoğlu sadece gözlerinin her ikisiyle bir yere odaklanabilirken, bukalemun ise gözün biriyle bir yere bakarken diğer gözüyle de aşağıya doğru bakmaktadır. Yani bakarken her tarafa dönecek şekilde bir taşta iki kuş vurmaktadır. Derileri deseniz, zaten dillere destan, yani herkesin dilinde. İnsanların bir kısmı nabza göre şerbet verir ya, aynen onun gibi bu hayvanda derilerinin birkaç tabakadan meydana gelmesi dolayısıyla tabakalar içerisinde ki boya hücreleri renkten renge dönüşebiliyor. Mesela sarı, yeşil, kırmızı tonlarında mevcut renkler usul usul kestane veya siyah renge çevirebilmektedir. Böylece sinek türü avlanacak hayvanlar onun sakince duruşunu fark edemeyeceklerdir. Derken avını şimşek hızıyla diliyle ansızın kaptıktan sonra tekrar eski sakin haline dönüş yapacaktır. Belli ki renklerin kontrolü otomatik olarak sinirler vasıtasıyla gerçekleşmektedir. Hatta onun böylesine renkten renge girmesi düşmanlarına karşı iyi bir koruyucu silah olmaktadır. Üremeleri ise genellikle yumurtlayarak olmaktadır. Neslin devamı içinde dişi bukalemunlar yumurtalarını daha önceden kazdığı çukura bırakmaktadır. KAPLUMBAĞA Kaplumbağa halk arasında tosbağa olarak tanımlansa da, aslında o dört ayaklı sert ve kemiksi kabuklu bir sürüngen hayvandır. Dikkat edin sürüngen dedik. Çünkü aheste aheste yürümektedir. Onun bu halini gören gamdan kederden tasadan azat bir hayvan sanır. Belki de böyle değerlendirenler haklıdır. Zira 200 milyon yıldan beri vücut yapılarında herhangi bir değişiklikten eser bile görülmemektedir. Bu yüzden nesli tükenmeden bugüne kadar gelmeyi başarabilmişlerdir. Hatta rızk endişesi taşımadıkları gibi açlığa bile son derece dayanıklıdırlar. O halde siz siz olun her şeyi kafaya takmadan Allah’a tevekkül edin ki hayatınız güzel olsun. Bakın kaplumbağanın bu özelliğinden olsa gerek 100–150 yıl yaşayabiliyorlar. Zaten istatistik rakamları günümüzde 250’ye yakın kaplumbağa türünün varlığından bahsetmektedir. Kaplumbağaların karada yaşayanları olduğu gibi denizde yaşayanları da mevcut. Karada yaşayanlar genelde bataklıkları tercih edip ayak tırnakları hem kıvrık, hem de oldukça sert yapılıdır. İşte bu sertlik sayesinde kuru toprakları kazıp kış uykusuna geçmektedir. Hakeza dişleri de sert olduğundan aldıkları besinleri rahatlıkla öğütebiliyor. Deniz kaplumbağaları ise parmaklarının bitişik olmasıyla dikkat çekip, böylece parmak aralarında ki perdeler vasıtasıyla yüzmekteler. Yani parmaklar karada yaşayanlar gibi kıvrık değildir. Peki ya ağırlıkları, malum olduğu üzere karadakiler 250 kg, sudakiler ise 50 kilogramı bulmaktadır. Keza üremeleri yumurtlamayla gerçekleşip yılda bir kez olmaktadır. İlginçtir yumurtalarını kazdığı çukura bıraktıktan sonra üzerini toprakla örtmesiyle birlikte doğacak yavrularını Allah’a havale edip oradan uzaklaşmaktadır. Kendini düşmanlarına karşı savunurken de ayaklarını ve kuyruğunu anında sert yapılı kabuğunun içerisine çekerek yapmaktadır. KESELİ FARE(Jerboa) Adı gibi kendisi de ilginç bir hayvan. Öyle ki iri bacaklarının üzerinde sıçrama hünerine sahip çöl gezgini bir yaratıktır. Onunda bizim gibi bıyıkları var. Genellikle Avustralya’da delikler içerisinde mesken tutarlar. Temel gıdası böcekler olsa da rakibi olan sıçanı bile avlayıp öldürebiliyor. Garip bir görünümlü bu hayvan geceleyin avcılık yapmasına rağmen bu arada güneşlenmeyi de ihmal etmez. Hele kendi aralarında kavgaları var ki görülmeye değer. Sanki iki boksör gibi dövüşen bir sporcu havası vermekteler. En önemli özelliği ise su içmeden yaşamalarıdır. Belli ki su ihtiyacını sıçradığı ağaç dalları veya köklerin neminden temin etmektedir. Zaten suya yüksek derecede ihtiyaç hissetseydiler çöllerde yaşayamazlardı. Kelimenin tam anlamıyla hayvanlar âleminde su içmeden yaşayabilme rekoru ona ait bir simge olmuştur. Onların en çok iştiyak duyduğu şey cinsel birleşme eğiliminde olmalarıdır. Bu yüzden erkek keseli fareler çok sayıda dişi ile çiftleşme içerisinde bulunurlar. OPOSSUM ( Keseli Sıçangiller) Hem etçil hem de otçul huysuz bir keseli hayvandır. Yurdumuzda pek rastlanmamakla beraber asıl vatanı kuzey ve güney Amerika’dır. Aynı zamanda ahmak bir hayvan olarak bilinmektedir. Çünkü görünüş itibariyle ölü gibi olup, herhangi bir tehlike karşısında hemen panikleyip akıllıca tavır sergileyememektedir. Bu yüzden hırlamakla işi geçiştirmeyi yeğler. Belki de tek mahareti maymunumsu kuyruğu sayesinde daldan dala kavrama kabiliyetine sahip olmasıdır. Kabiliyetsiz oluşu şuradan belli ki girdiği tavuk kümeslerinde parçaladığı hayvanın kanını emdiği halde etini olduğu gibi orada bırakmasıdır. Kan kokusu mu onu sersem hale getiriyor bilinmez amma tembel olduğu her halinden belli zaten. Yılda bir kez doğum yapmakla beraber bir batında yirmi yavru dünyaya getirmektedir. Hatta yavruları öylesine minicik ki hepsini toplasan bir opossum yapmaz, yani tümü birkaç gram ağırlığına tekabül etmektedir. Gelişme çağında büyüklüğü ise ancak bir kedi kadar kalmaktadır. CÜCE SİVRİ FARE Bakmayın siz onun öyle cüce fare olmasına. Baksanıza ortalama 7–8 santimlik boyuna rağmen gece gündüz demeden vahşice tavır sergileyebiliyor. Genel itibariyle kemirgen olmayıp, gözleri minik, pençeli, üzeri kısa kıllarla kaplı, renk bakımdan koyu tonlarda bir hayvan. Keza ince bacaklı oluşuyla da dikkat çekip aynı zamanda tırnaklı ve ayak parmaklı cüce bir memeli hayvandır. Üstelik çok oburdurlar. Fakat bir hayvan görmeye dursun karnı tok olsa bile büyük bir iştahla üzerine atılmasıyla minicik dişlerini geçirmesi bir olmaktadır. Böylece avladığı hayvan irice olsa dahi kalp atışları yavaşlamakta ve solunumu durmaktadır. Üstelik tükürüğü zehirli olduğundan etkisini anında göstermektedir. Hatta zehir etkisi 20 sıçanı öldürmeye yeter artar da. Neyse ki bu zehir insana o kadar tesir yapmamaktadır. Belki de tarlalarda zararlı haşereleri öldürmeseler pekte çekilecek cinsten hayvan sayılmayacaklardı. Anlaşılan çiftçiler sadece bu yönüyle onu sevmektedirler. KIR FARELERİ Kahve renkli bu fareler Norveç fareleri ile yakın akraba olup genellikle Avrupa, Orta Doğu ve Asya’da yaşayan hayvanlar olarak dikkat çekmektedir. Belli başlı geçim kaynağı ot ve yosunlar olmaktadır. Bu arada bitki kökleri arasında tüneller açmakla meşhurdurlar. Üremeleri yaz kış demeden aşırı boyutlara ulaşıp gıdalandığı alanlarda kendileri açısından kıtlık sebebi olmanın yanı sıra bu durum kır farelerinin serseri mayın misali bilinçsizce etrafa üşüşmesine neden olmaktadır. Hatta açlık başlarına vurduğunda önüne deniz çıksa bile farkına varmaksızın suya dalabiliyorlar. Tabii akıbetleri malum; topluluklar halinde boğulup ölmek olacaktır. Bu arada dağa sığınanları gıda bulamadığı için hayatı son bulacaktır. Arta kalanlar ise tilki ve atmaca gibi hayvanlar tarafından avlanacaklardır. Sadece hayatta kalabilen ancak bulunduğu ininden ayrılmayanlar olacaktır. Böylece bir yandan aşırı nüfus patlamasına paralel fare dengesi sağlanırken, diğer yandan yuvalarından ayrılmayan fareler sayesinde neslini devam ettirebilen bir hayvan olarak adından söz ettirecektir. LEMMİNGLER Adı: Yumuşacık kürklü fare. Konakladığı mekân: Özellikle kuzey ülkeleri, Norveç, İskandinav ülkeleri. Yiyecekleri: Başta bitkiler olmak üzere hemen hemen bütün yiyecekler. Bu hayvanlar bir doğumda 5–6 yavru doğurabiliyor. Özellikle nisan ve eylül ayları arka arkaya üredikleri dönemlerdir. Hızla üredikleri için nüfusları her üç veya dört yılda bir olağan üstü artmaktadır. Bu yüzden artan nüfusunu beslemek adına göç etmek zorunda kalırlar. Kolay değil yaşadığı mekândan bir anda meşakkatli yolculuğa çıkmak. Her ne kadar bu yürüyüşün adı yeni yurtlar edinmek olsa da aslında başlarına ne geleceklerini bilmeden gizli bir güç onlara nüfus dengesi yürüyüşü yaptırmaktadır. Yani bu yürüyüş sıradan bir yürüyüş gibi gözükmüyor. Belli ki bu yolculukta her türlü engellerle karşılaşacakları malum, ama bir kere yola çıkmaya dursunlar, hiçbir güç onları yollarından alıkoyamayıp kör kütük ilerlemekteler. Özellikle bu arada ayakları kar ve buza karşı dayanıklı olsun diye tabanları kürkle donatılmıştır. Tüm donatılara rağmen ilahi bir güç tarafından göç esnasında bir şekilde popülasyon dengesi sağlanmaktadır. Zira karşılarına deniz bile çıksa boğulmak pahasına da olsa dalabiliyorlar. Tabiî ki sayıları binleri bulan topluluk halinde göç ettikleri için martı, atmaca, tilki, gelincik gibi memeli hayvanlara ziyafet sofrası olurlar. Bundan nehir, göl ve denizlerde yaşayan balıklar da kendi hissesine düşen payını alırlar. Hakeza Ren geyikleri de onları yutup böylece açlığını giderirler. İyi ki de göç ediyorlar, aksi takdirde aşırı nüfus patlamasıyla birlikte kendi popülasyon dengesini yitirmekte var. Belli ki bu hayvanları yaratan Allah böyle murad etmektedir. KÖSTEBEK Gözleri görmemesine rağmen toprağı altına üstüne getirip kendince tünel kazma becerisi sergileyen bir memeli hayvan olarak dikkat çekmektedir. Hani “İnsanı gam yıkar, duvarı nem yıkar” derler ya, aynen onun gibi toprağın nemi hiçbir zaman onu etkilememektedir. Çünkü derisi adeta kalın bir kürkle donatılmıştır. Bahçe ve tarla işleriyle uğraşanlar köstebeğin kazdığı tüneller yüzünden pek hoşnut olmazlar. Zira toprak yüzeyleri öbek öbek toprak yığınlarından geçilmez hale gelebilmektedir. Hele bir yağmur yağmaya dursun, fırsatı ganimet bilip toprağın dışına çıkan solucanlar ve böcekler iştahını kabartacak avı olmaktadır. KOKARCA(mephitis) Adı üzerinde kokarca. Belli ki onunda savunma yöntemi gizlenmeye gerek kalmadan etrafa pis koku yaymak suretiyle olmaktadır. Fakat tehlike sezdiği an önce homurdanarak ön ayaklarıyla eşelenip düşmanına uyarı mesajı göndermekte, sonrada sırtını dönüp ateşleme pozisyonu almaktadır. Şayet “Tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir” misali hala rahatsız edilmeye devam ediliyorsa bu sefer geniş kuyruğunu kaldırıp sarımtırak yakıcı ve pis koku salmak zorunda kalır. Böylece pis kokulara dayanamayan düşmanını uzaklaştırmış olur. Öyle ki saldığı koku 800 metre uzaklıkta bile hissedilebiliyor. Kokuyu pek umursamayan hayvan ise sadece boynuzlu baykuştur. Yakıcılığına gelince sanki göz yaşartıcı bomba gibi püskürtüp düşmanını şaşkına çevirmektedir. İlginçtir koku içeren sıvı iyi rafine edilip değişik türden koku maddelerle karıştırıldığında bayanların gözde lavanta kokulu esans haline dönüşebiliyor. Genellikle yaşadığı yerler Orta Asya, Avrupa, Kuzey Afrika, Orta ve Kuzey Amerika ormanlarıdır. Hatta onu bozkırlarda, çalılıklarda görmekte mümkündür. Aynı zamanda kendisi etçil, sincapgillerden, siyah tüylü ve 10’dan fazla türü olup, sürüngen veya yılan, kurbağa, sıçan gibi hayvanlardır. Üremeleri ise erkek kokarcaların evlerinde bekleyen dişi kokarcalarla buluşmak için yola koyulmakla başlamaktadır. Bu büyük buluşma adına erkek kokarcalar arasında kavga bile çıkmaktadır. Kavganın ötesinde dişi kokarcanın dikkatini çekmek adına bir takım romantik davranışlar sergiledikleri gözden kaçmamaktadır. Derken en nihayet şubat veya martın sonlarını bulan bir çiftleşme olayı gerçekleşir. Doğum sonrasında kürksüz yavrularını 2 aylık bir emzirmenin ardından kendi hallerine bırakıp, böylece neslin devamını sağlamaktadır. Ekseriyetle gündüzün dinlenerek geçirip geceleri ise mesaisine devam ettiğinden onu pek sık göremeyiz. Üstelik bu hayvanın kış uykusu diye bir derdi de yoktur. Evi ise içi oyulmuş kütük veya toprağın altında delikten ibaret bir sığınak olmaktadır. TAVŞAN Tavşanlar bir doğumda 4–12 yavru doğurmakta olup, doğan yavrular gözü kapalı ve tüysüz olarak dünyaya gelmektedir. Ancak zaman içerisinde tüyler kısa, kuyrukları uzun kıllı hale gelir. Tavşanlar aynı zamanda doğurgan olup yavrusunu ancak bir hafta himayesinde barındırıp sonra salıveren bir hayvandır. Fakat aralarında hemen ayrılmayıp 20 gün sütle beslenenler de var. Bir kısım tavşanlar var ki toprak altında açtığı tüneller veya yuvalarda yaşamakta, bir kısmı ise çalılık veya uzun otlar arasında hayatını otçul olarak geçirmekteler. Yeryüzünde birçok tavşan türü var, ama onları birbirinden küçük kuyruklu, uzun kulaklı ve arka ayaklarının yapısına göre ayırt edebilmekteyiz. Tavşanların belki de en ilgi çekeni beyaz tüylü olanıdır. Bazıları ise çok iyi işitme kabiliyetine sahip olduklarından her türlü sese anormal bir şekilde tepki vermekle dikkat çekmektedir. Böylece bu şaşkınca tepki karşısında yabani tavşanlar bile ürkmektedir. Yine de Lepus hariç tüm tavşan cinsleri ada tavşanı kategorisinde değerlendirilir. Bilindiği üzere yabani tavşanlar olduğu gibi evcil yaşayanlar da mevcuttur. Dolayısıyla evcil olanlar insana yabancılık çekmezler. Bu arada soğuk bölgede yaşayan bazı tavşanlar renk değiştirip, kürkleri kürkçülükte önemli bir sektör oluşturmaktadır. Türkiye’dekilerin ise Ankara keçisi gibi beyaz olanı çok makbuldür. Tavşanların ağırlıkları 1–3 kilogram olup genellikle kış uykusuna yatmazlar. Ömürleri 5–12 yıl arasında değişmektedir. Hemen hepsinde diş olup, dişlerinin arasında boşluk bulunması hasebiyle kemirici olarak sınıflandırılırlar. Yedikleri besinleri tek celsede değil en az iki defa sindirme yoluyla hazmetmektedirler. Hatta dışarı çıkardığı dışkısını bile tekrar yutmaktan imtina etmezler. Böylece yedikleri otçul besinler kalın bağırsakta bakterilerce sindirilmesi sonucunda açığa çıkan B vitamininin zayi olmasının önüne geçilmektedir. Dışkılarının yemesine engel olunduğunda ise hastalanıp bitap düştükleri ve zayıfladıkları görülmüştür. İlginçtir rızık uğruna ilerledikleri yol güzergâhı yokuş bile olsa çok iyi sıçrayarak 33 kilometrelik bir hızla cambaz misali iyi koşabiliyorlar. Tavşan eti iyi bir idrar söktürücü olmanın yanı sıra fazla yendiğinde uykusuzluk yapmaktadır. Tavşan beyni titremelere de çare olduğu gibi çocukların diş etlerine sürülünce dişin çıkmasına büyük katkı sağlamaktadır. Hatta tavşan eti sara hastalığına ve zehirlenmelere karşı da etkilidir. Sirke ile karıştırıldığında gebeliği önleyici durumu bile söz konusudur. KAR KUNDURALI TAVŞAN Adı:Kar kunduralı tavşan, diğer adı değişken tavşan. Konakladığı mekân: Çalı ve ot aralarıdır. Yiyecekleri: Ot ve körpe sürgünlerdir. Düşmanları: Kokarca, yılan gibi hayvanlardır. Onun hakkında birkaç söz edeceksek, en tipik özelliği ismi ile müsemma kışın beyaz yazın ise kahverengi renge bürünmesidir. Tıpkı yılan derisini değiştiği gibi o da mevsime uygun bir tarzda kürkünü değiştirebiliyor. Gerçi mevsimin değişmediği bir ortama götürülse de yine rengi sanki saat gibi ayarlanmış bir vaziyette kendiliğinden altı ayda bir değişecektir. Anlaşılan o ki renk değiştirme genetik bir durumla alakalı bir husus. Hatta kürklerinin rengi gezegenlerin ve bir takım gök seyyarelerinin hareketleriyle uyumlu seyretmektedir. Dolayısıyla kışın karlar içerisinde beyaz renge bürüneceğinden düşmanlarınca fark edilmeyecektir. Hakeza yazın da toprak rengine büründüğü için yine korunmayı bilecektir. İlginçtir herhangi bir tehlike karşısında kaçmaktan ziyade yere çakılı kalmayı tercih etmekte. Böylece bulunduğu yerin rengine uygun bir davranış sergileyip onu fark etmek hiçte kolay olmayacaktır. Neslini devam ettirebilmek adına yılda ortalama 3–5 kez yavrulamaktadır. Ya yürümesine ne dersiniz, yürüyüp hoplarken nice atletik sporculara taş çıkartacak şekilde ayak parmaklarının arasını açaraktan zıplayıp adeta buzun üzerinde kaymadan rahatlıkla hedefine doğru ilerleyebilmektedir. Yani o kar kunduralı tavşan olmayı çoktan hak etti bile. KANGURU Bunlar sıçan kangurusugilleri ile karışmasın diye artık tek çatı altında değerlendirilip, kendilerine asıl kangurugiller denilen iki ön dişli keseli hayvan olarak bakılmaktadır. Yaşadığı alanlar çalılıklar olabileceği gibi dağlık alanlarda olabilmekte, hatta ağaçlarda yaşayanlara bile rastlamak mümkün. Ön ayakları arka ayaklarından büyük yaratılmıştır. Dolayısıyla hızlı koşarken ön ayaklarını kaldırıp kuyruk havada kalacak şekilde arka bacaklarıyla zıplayarak yol alırlar. Dört ayağı üzerine yürüdüklerinde ise kuyruk havada kalmayıp aksine yerde iz bırakacak şekilde dört ayaklarını kullanarak ilerlemektedirler. Dişi kanguruların en ilginç yönü karınlarının alt kısımlarında dört memeli torba şeklinde keselerinin olmasıdır. Belli ki keseler doğacak yavrularını taşımak ve barındırmak için iç organlarıyla ilişik yaratılmıştır. Zira yavrular bir ayı geçmeden doğup buraya konuk edilir. Öyle ki yeni doğmuş iki kanguru yavrusu ancak bir çay kaşığını doldurabilecek alan kaplamaktadır. Fakat doğduklarında direk keseye düşmezler. Geçici bir süreyle dışarıdan annesinin tüyüne yapışmak suretiyle birkaç dakika içerisinde süründükten sonra kendisini keseye atabilmektedir. Dolayısıyla bundan sonraki gelişimini tamamlayacağı en iyi ortam annesinin vücuduyla özleşmiş kese olacaktır. Artık yavru kanguru için burası sığınacak en güvenli liman olmaktadır. Beslenmesi içinde süt çeşmeleri hizmetine sunulmuş durumdadır. İlk başta cılız olmaları hasebiyle emecek güçte değil, bu bakımdan annenin güçlü meme kasları sürekli yavrusuna süt pompalamak zorunda kalmaktadır. Derken yavru kanguru 8 ay olunca keseden ayrılarak dışarıda dolaşacak hale gelip, sadece annenin yanına ara sıra süt emmek için gelmektedir. Anne o kadar yavrusuna son derece şefkatlidir ki mesela bir köpek sürüsü tehlikesiyle karşılaştığında hızla uzaklaşmakta. Hatta koşma esnasında kesesinde taşıdığı yavrunun ağırlığından yorulduğunu hissettiğinde yavrusunu korumak pahasına emniyetli bir yere bıraktıktan sonra başka bir yola sapıp düşmanından kurtulmayı bilecektir. Bu arada kanguru bir köşeye sıkıştırılsa bile bir değil birkaç köpeği tekmeleyip haklarından gelebilme gücü sergileyebiliyor. Kanguruların ömrü takriben 15 yıl sürmektedir. SLOTH (Tembel hayvanlar) Orta ve Güney Amerika’nın yağmur ormanlarında yaşayan tembelliği ile meşhur bir memeli hayvan. Tembel insanlar olduğu gibi tembel hayvanlarda varmış meğer. Zaten tembellerin özelliğidir yavaş hareket etmek ya da bolca uyuklamak. Nitekim Sloth gibi tembel hayvanlar günde 15–18 saat uyumakla gününü gün etmekte. Hatta bu tip hayvanlar sanki çiğneme zahmetine katlanmamak adına ne pek fazla yemek yedikleri ne de su içtikleri görülmüştür. Zira Sloth tembel tembel tutunduğu ağaç dallarının üzerinde tersine doğru asılı kalarak yaşamaktadır. Zemine ise ya ağaç değiştirmek için ya da boşaltım ihtiyacını gidermek için iner, bunun dışında pek faaliyette bulunduğu görülmemiştir. Bu yüzden adına uygun davranıp insanlar tembel hayvan demişlerdir. Her ne kadar Slothların vücut ısılarının düşük olması dolayısıyla hareketsiz oldukları söylense de sonuçta tabiatta nice aç hayvanlar karınlarını doyurmak için bin bir türlü gayretle sağa sola koşuşurken, o tam tersi “Yan gel Osman” misali tutunduğu ağaç yapraklarından gıdasını temin ederek tembelliğini adeta ilan etmektedir. Tembel hayvanlar aynı zamanda “Armut piş ağzıma düş” içgüdüsüyle hareket ettiklerinden hepçil olup, yanı başlarında ne bulursa onu yemeye razı bir halleri vardır.DEVEAdı: Deve Yaşadığı mekân: Arabistan, Çin ve Türkistan arası tüm Ortaasya.Yiyecekleri: Değişik türden ot, hububat, kaktüs ve hurma yiyecekleri vs. Deveye sormuşlar neren eğri, cevap vermiş; Nerem doğru ki. İşte biz onu bu veciz sözle anarız hep. Fakat eğri olan hörgücün yağ depo ettiğini fark ettiğimizde böylesine eğri boyna can kurban diyesi geliyor içimizden. İşte hörgücünün şişkin gözükmesindeki ince sırrı bu şekilde anlarız. Nitekim seyahate çıktığımızda her türlü erzakımızı hazırlar çıkarız. Madem öyle deve niye hazırlık yapmasın ki. Bu yüzden deve seyahat öncesi yiyecek hususunda titiz davranmayıp Allah ne verdiyse onu yiyip içtikten sonra kendi vücut ikliminde yediklerini yağa çevirip “Yolcu yolunda gerek” diyebilen bir hayvandır. Zaten çıktığı seyahatlerde uzun zaman su içmeden yolculuğuna devam etmesindeki ince püf noktanın nedeni hörgücüne depo ettiği yağ ve midesinin bir bölümüne depo ettiği su sayesindedir. Öyle ki 34 gün hiç su içmeden yol alabiliyor. Üstelik develer su ihtiyacını yapraklardan bile temin edebiliyorlar. Beslenme gıdası ot olup geviş getirerek hazmederler. Midesi ise üç bölümden ibaret olup, burnunu su deposu olarak kullanmaktadır. Aksi takdirde uçsuz bucaksız çöllerde ötelere uzanması zor olacaktı. Oldu ya besin deposu tükendi, bu durumda sahibinin çadırını bile yemekten çekinmeyen bir hayvan olarak dikkat çekmektedir. Bu arada kendilerine yapılan haksız muameleyi unutmadığı gibi ilk fırsatını bulduğunda intikam almayı da ihmal etmez. Onlar uçsuz bucaksız çöllerde üşenmeden seyahat edebilecek kadar dayanıklıdırlar. Zira yorgunluğunu alacak kalın ve yastıklı tabanları ve iki adet toynaklı parmakları vardır. Hatta bu sayede aç susuz dinlenmeksizin 10 saat seyahat edebiliyorlar. Ya endamlı yürüyüşlerine ne demeli, baksanıza yürüyüşünde ki zarafet izleyenleri kendisine hayran bırakacak niteliktedir. Yani deniz dalgasını andırır vaziyette menzile varmaktadır. Bu yüzden ona “Çöl gemisi” yakıştırması yapanlarda vardır. Bundan da öte saatte 5–6 kilometre hızla ilerleyebiliyorlar. Bu arada çölde ansızın rüzgâr çıktığında savrulan kumlardan hiçbir zaman etkilenmezler. Çünkü rüzgâr tarafından savrulan kumların gözünü rahatsız etmemesi için iki sıra halde kirpikler yerleştirilmiş. Keza burun delikleri kumla tıkanmasın diye burun boşlukları kıllarla donatılmıştır. Yürümesi içinse bacakları uzun ve ayakları ise genişçe yaratılmıştır. İlginçtir develerin görünüşleri heybetli görülmesine rağmen son derece mütevazı mübarek bir hayvan olarak karşımıza çıkmaktadır. Mübarekliğini şu kıssayla hatırlarız hep. Şöyle ki; Allah Resulü ve arkadaşları Medine sınırlarına yaklaşmışlardı. Bu arada Medine halkı pür dikkat bir şekilde ufka yönelip onu bağırlarına basacakları anı heyecanla bekliyorlardı. Dahası yürekler büyük bir iştiyakla 'Az sonra Ahmet gelecek' diye çarpıyordu. Zira Medine’ye rahmet gelecekti. Toprak bile yalvarıyordu gel diye. İşte o an gelmiş olsa gerek ki o heyecan içerisinde bir Yahudi’nin: —Ey Yesrib halkı! Müjde, müjde, geliyor, nidası yüreklere su serpti bile. Üç yolcu yaklaştıkça aşk ve vecd içinde yolunu gözleyen beş yüze yakın insan tekbir getirerek Allah-ü Ekber eşliğinde karşıladılar konuklarını. Öyle ki; Kuba toprakları böyle bir anı şimdiye kadar hiç tatmamıştı.Kuba’da ilk iş mescit yapımı. İlk taşı Allah Resulü koydu, sonra sırasıyla Ebubekir, Osman ve diğerleri takip etti. Kuba’ya konakladıktan üç gün sonra da Hz. Ali gelmişti, ama ayakları ağrıdan şişmişti. Neyse ki canı yandığını fark eden Allah Resulü ayağını mübarek elleriyle sıvazlayınca ağrısı kesiliverdi. Bu arada Kuba mescidinin yapımı da tamamlanmış oldu, ilk mescit, ilk imam ise Peygamberimizdi. Habib-i Kibriya on dört günlük Kuba konaklamasının ardından Medine’ye Kasva adında devesiyle hareket etti. Yaşlısı, genci, çoluk çocuk hep yollara düşmüş, damlara ve ağaç dalları üzerine çıkmış onu gözlüyorlardı. Nihayet bekledikleri ‘Adı güzel kendi güzel Muhammed’ görünüverdi. Çocuklar bile İşte Allah’ın Habibi geldi! Diye heyecan varı haykırıyorlardı. Hakeza genç kızlar: “—Taleal bedri aleyna minseniyyetül veda” ilahisiyle şeref verdin beldemize diyerek övgü yağdırıyorlardı. Yediden yetmişe herkes sevinç naraları arasında kendinden geçmişcesine coşmuşlardı. Aynı zamanda Yüce sevgiliyi kendi aralarında paylaşamıyorlardı. Ensar söz birliği yapmışcasına: Ya Rasulullah buyurun bizim evimize diyerekten her biri davet etmekte yarışıyorlardı. Habib-i Kibriya Kasva adlı devesiyle bu meseleyi halletmeyi tercih etti. Nitekim devenin yularını bırakıp: O nereye çökerse o evde konaklayacağım dedi. Nihayet deve bugünkü Mescid-i Nebevi’nin bulunduğu yer olan boş arsaya çöküverdi. Çöktüğü yere en yakın ev ise Ebu Eyyub Halid b. Zeyd’in eviydi. Gözleri dolmuştu sevinçten. Sevinen sadece Ebu Eyyub El Ensari değil, bütün Medine halkı idi. O mübarek bir hayvan olmanın ötesinde insanlar için gerektiğinde iyi bir binek taşı, gerektiğinde etinden, sütünden, gübresinden vs. faydalanılan bir seyyah hayvandır. Tabiî ki zaman zaman sert tavırlar sergiledikleri durumlarda vardı. Mesela hoşlanmadığı bir insana küsebildiği gibi nefretle tükürdüğü bile oluyordu. LAMA Lamalar develerle akraba topluluklar olup, dere tepe, ova bayır demeden insanların hizmetine amade olmuş binek taşı hayvan olarak dikkat çekmektedir. Güney Amerika’da yaşayan bu iri cüsseli hayvan yaklaşık 100 kilogram ağırlığında yük taşımanın yanı sıra etinden, yününden ve sütünden yararlanılan bir hayvan olarak insanların gözdesi olmuşlardır. Fakat gereğinden fazla yük yüklendiğinde veya kızdırıldıklarında homurdanarak tepkisini ortaya koyabiliyor. Hatta çok bunalırsa sahibinin yüzüne bile tükürük savurmaktan geri durmazlar. Sonuçta “Bende bir canım, bu kadarı da pes doğrusu” dercesine kendince mesaj vermektedir. Bu yönüyle deve mizaçlı olduğunu göstermektedir. Dile kolay en zor coğrafi şartlarda 20–25 kilometre mesafeyi bulan bir taşımacılık görevi üstlenmişlerdir. Dolayısıyla yaptığı hizmetin karşısında kıymetini bilenlere Yunusça, aşırıya kaçanlara karşı da Yavuzca davranmaktadır. İnsanlar bazen deve ile lamayı birbirine karıştırabiliyor. Oysa develerin hörgüçleri var, lamalar ise hörgüçsüz yaratılmışlardır. SIĞIRLAR Sığırın hem sütünden, hem derisinden, hem de etinden faydalanırız. Yavrusu da annesinin prolaktin (ön hipofiz bezinin salgıladığı hormon) denilen hormonun ürettiği sütle beslenmektedir. Sığırlar bilindiği üzere geviş getirerek sindirim yapmaktadırlar. Bunu yaparken de aşama aşama gerçekleştirirler. Öyle ki yediği otlar ilk evvela doğrudan işkembeye gönderilir. Gerçekten mideye gönderilmesine gönderilir de selüloz ihtiva eden otları hiçbir hayvan kolay kolay sindirememekte, o halde inek nasıl sindirir bunu düşünmekte fayda var. Sığırı yaratan elbet ona göre donanım hazırlamıştır. Şöyle ki; otlar mide tarafından salgılanan kimyasal maddeler ve birtakım faydalı bir hücreli mikroorganizmalar tarafından kolayca yumuşatılır hale gelebiliyor. Böylece sindirimin birinci ayağında yumuşayan besinlerle birlikte hayvancağız hemen geviş getirme konumuna gelmektedir. Zira otlar işkembenin kasılma hareketleriyle ağza gönderilmektedir. Hayvancağız çiğnedikçe sindirilmiş otlar midenin ikinci bölümüne aktarılır. Midenin ikinci bölümü adeta bir meyvenin şirazeden sıkma işlemine benzer yöntemle suyu çıkarılmaktadır. Derken en nihayet üçüncü bölüm olan mideye havale edilir. Burada ayrıştırma işlemleri tamamlandıktan sonra hazmedilmek üzere bağırsaklara nakledilirler. İşte tüm bu işlemlerin ardından otlar değim yerindeyse sığır için kimya olur, altın olur, protein olur, yağ olur karbon hidrat vs. olur. Anlaşılan o ki ot yiyen hayvanlar yırtıcı hayvanlar gibi pençeli, azı dişli yaratılmamışlar. Belli ki böyle yaratılsalardı geviş getiremeyeceklerdi. Üstelik yaratılış hikmet gereği ne avlanılıyorlar ne de et yemekteler. Onlar gerektiğinde insanların yaptığı ahırlarda en iyi şekilde bakıma alınmış gözde hayvanlar olarak anılacaktır. Zira sütü besleyicidir. Malum olduğu üzere süt içerisinde diş ve kemiklerin ihtiyacı olan kalsiyum ve fosfor olduğu gibi A, C ve D vitaminler de mevcuttur. Yine sığır cinsinden bir öküz sahibi tarafından çift sürmek için boynuna boyunduruk takınca itiraz etmeksizin emrine amade olabilmektedir. Belki de itaat nedir sorusunun cevabı bir çift öküzün sergilediği davranışında gizlidir. Ayrıca dünyamızda yabani sığırlarda vardır. Bunlar adı üzerinde yabani olduklarından özgür hayvanlardır. İnsanlar yabani sığırları evcilleştirmek için hayvanat bahçesinde tutmaya çalışsalar da maalesef fazla yaşamaya fırsat bulmaksızın hayata veda etmekteler. Bunların evcil sığırlardan en belirgin farkı ensesinden sırtına uzanan bir hörgüç benzeri bir çıkıntılarının olmasıdır. Ağırlıkları ise 1 tonu bulmaktadır. Yine hakeza dağda yaşayan Tibet sığırlar var ki adından yak diye söz ettirmektedir. Öyle ki kışın bile aşağılara inme ihtiyacı hissetmezler. Postlarının tüylü olması onları soğuktan koruduğu gibi dağların tepeleri karla kaplı olsa da bir şekilde toprağı eşeleyip rızkını temin edebiliyor. Bilindiği üzere yükseklere çıkıldıkça oksijende azalmaktadır. Olsun, önemi yok. Çünkü Rabbül âlemin bu tür yerlerde yaşayan hayvanların kalbini ve akciğerini normalden daha büyük yaratmıştır. Birde yabani öküzler var ki görünüş itibariyle öküzden ziyade daha çok koyuna benzemektedir. Çünkü tıpkı koyun gibi yünleri ve boynuzları vardır. Hele kendi aralarında boynuzlarıyla tokuşmaya dursunlar sanırsınız ki inşaatlarda çalışan kalıpçıların keser sesleri dersin. Bu büyük kavganın ardından artık yoruldum deyip meydanı terk eden yenilmiş sayılmaktadır. Ayrıca yünlü olması onu kışın soğuktan da korumaktadır. Bu arada kış şartlarında yiyecek bulmak zordur. Bu yüzden vücudunda depo edilen yağ kışı geçirmeye yetiyor, ama bu süre zarfında zayıfladığı gözlerden kaçmaz. Neyse ki baharın gelmesiyle birlikte toparlanıp eski zinde haline kavuşabilmektedir. Zira temel gıda kaynağı otlar ona güç katmaktadır. GERGEDAN VE MANDA Gergedan ve manda gibiler filden sonra iri cüsseli hayvanlar olarak dikkat çekmekteler. Buna rağmen onlarda kendi dışında küçük hayvanlara muhtaçtırlar. Şöyle ki üzerlerine musallat olan kene ve pireler kanlarını emmekteler. Dolayısıyla kene ve pirelerin defi için yardımcı kuvvetlere gerek vardır. Bunun için bazı küçük yapılı kuşlar adeta imdadına yetişmektedirler. Onların bu yardımını derinden hisseden gergedan ve manda üzerine konmasından zevk alırlar. Hatta zevk almak bir yana onlara binek taşı olurlar. Manda ve inek gibi hayvanların kolu olmadıklarından üzerlerine üşüşen sinekleri kuyruklarıyla uzaklaştırırlar. Demek ki kuyruk deyip geçmemek gerekirmiş. Aksi takdirde hayvancağız rahatsızlıktan huzursuz olacaktı. Gergedanın bir diğer tipik özelliği serseri mayın misali bir yerlere toslamasıdır. Toslaması huysuz olduğundan değil gözlerinin küçük olmasından dolayıdır. Öyle ki toslarken küçük ağaçları köklerinden bile koparabiliyorlar. Tabiî bu arada olan boynuza olmaktadır. Neyse ki kırılan boynuzun yerine bir yenisi gelebiliyor. Boynuzlar aynı zamanda yırtıcı hayvanlara karşı kalkan görevi yapmaktadır. İlginçtir koca gövdelerini kısa ve kalın yapılı bacaklar sayesinde taşıyabiliyorlar. Onların en büyük zevklerinden biri de hiç kuşkusuz su içerisinde boylu boyunca uzanmalarıdır. Belli ki hem serinliyorlar, hem de korunuyorlar. Yani, üzerindeki çamurların kurumasıyla birlikte güneşin o kavurucu sıcaklığından korunmuş olurlar. Derisi deseniz seyrek kıllı, kalın ve kırışık yapıdadır. Bu arada kat be kat katmerli derisine musallat olan parazitlerden kurtulmak için de çamura yatmaktadır. Bu da yetmez, ikinci bir takviye güce ihtiyaç vardır. Şöyle ki yukarıda bahsettiğimiz üzere üzerilerine konan minicik kuşlar gagalarıyla asalakları bir bir temizleyerek gereken takviye yardımını fazlasıyla yapmaktalar zaten. Hatta ağzını açıp dişlerini bile onlara temizletmekten yüksünmezler. Temizliğe öylesine önem verir ki dışkısını bile rast gele yere bırakmaktan imtina edip, tam bir çevre bilinci edasıyla bir ağacın veya çalılığın altını eşeleyerek üzerini örtmektedir. Her şeyden öte tuvalet adabı nedir bilmeyen insanlara bu davranışıyla örnek olmaktadır. Bir başka önemli özelliği de kalabalık halde yaşamayı sevmemesidir. Daha çok yalnızlığı tercih etmektedir. Bu arada ürkek hayvan olması hasebiyle pek rahatsız edilmeye gelmez. Çünkü parladıklarında tehlikeli olabiliyorlar. Keza insanı gördüğünde ise kaçmayı yeğler. BOĞA ANTİLOP (Taurotragus derbianus) Boynuzgiller familyasından olup yeryüzünün en büyük antilop türü, otçul ve ceylan benzeri bir hayvandır. Ayrıca ağaçların yapraklarını kemirmeyi de ihmal etmezler. Otu keskin dişleriyle kesip ağzına aldıktan sonra çiğnemeksizin direk olarak dört bölümden oluşan midesine gönderip geviş getirmektedir. Bu arada kendi türleri arasında postunun kahverengi ve beyaz çizgili olmasıyla fark edilmektedir. Oldukça iri ve boğa görünümlü olmasına rağmen saatte 70 kilometre hızla koşan aynı zamanda 1,5 yüksekliğe bir atlet misali sıçrayabilme kabiliyetiyle dikkat çekmektedir. Hatta arkadaşlarının üzerinden atlayarak adeta 'birdirbir' oyunu oynamaktalar. En büyük düşmanları ise tabiî ki aslan ve sırtlan olmaktadır. Çok darda kalırlarsa kendini en yakın nehrin sularına atmayı göze alacak kadarda cesaretlidirler. Gerektiğinde düşmanına korku salmak için havlama narası bile atmaktadır. Bir köşeye sıkıştırılsa da kesici ve sivri toynakları sayesinde düşmanı karşısında hemen pes etmemektedir. Yani boynuzları bir noktada düşmanını saldırma fikrinden caydırabiliyor. Böylece öküz varı başlı boynuzuyla yavrularını koruma becerisi sergilemektedir. Antilopların bazı türleri var ki sadece erkeklerinde boynuz vardır, bazılarında ise hem erkeğinde hem dişisinde vardır. Hatta türler arasında boynuz tasarım farklılıkları da söz konusudur. Yine de genel itibariyle boynuz ağırlıkça uzunca helezoni borazan şeklindedir. Bu yüzden Afrikalılar boynuzundan borazan yapıp müzik enstrümanı olarak kullanmaktalar. Hele bir kızmaya dursun derhal yönünü rüzgâra doğru çevirerek koşup insana bile karşı koyabiliyor. Mesela Adaks iri cüsseli hayvan su ihtiyacının çimenlerin neminden temin edebilen bir antiloptur. Zaten böyle olmasaydı kuru olan yerlerde gezinmesi mümkün olmayacaktı. Onlar için nemli bir rüzgâr bile su ihtiyacını karşılamak demektir. Hakeza Arap ceylanı türü de öyledir. Bunlarda su ihtiyacını geceleri bitkilerin üzerinde ki çiy damlalarından gidermektedir. BİZON Bunlarda boynuzgiller familyasında olup kıvırcık bir yele ve kamburumsu omuzları ile dikkat çeken otçul iri yapılı bir hayvandır. Tabir caizse bir tür yeleli yaban öküzü hayvandır. Kızıl derililer bir zevk uğruna çok sayıda bizon tükettiler. Tüketmekle kalmayıp tüyünden mont yapıp güya kendilerince soğuktan korunmaya çalıştılar. Hatta etlerini kurutup gıda olarak yemeklerine katık yaptılar. Bu arada yağını da almayı ihmal etmeyip muhafaza altına aldılar. Yani bilinçsiz avlanmanın kurbanı oldular diyebiliriz. Derken yıllar yılı kovalarken dünyamız cihan savaşların eşiğine geldi. Böylece bizonlar ikinci dünya savaşının acımasız tahribatı sonucu bu sefer beyazların ihtirasıyla birlikte gittikçe nesli azalan canlı durumuna düşmüşlerdir. Günümüzde kala kala Amerika bizonu ile Avrupa bizonu kalmıştır. Abdurrahman Karakoç’un bu konuda öylesine mükemmel bir şiiri var ki, Hasan Sağındık bu güzel şiiri siyah ağıt klibin de;“Önce ellerinde İncilSonra tüfekle geldiler,Evleri ekinleri bizim olan topraklaraUzak ülkelerin uğursuz insanlarıNe hakla geldiler anam, ne hakla geldilerMisafir olmak, dost olmak dururkenŞart mıydı ellerinde silah olması.Bizimde yüreğimiz vardıSevmesini bilirdik.Suç muydu derilerimizin siyah olması.Dövdüler, vurdular, sürdülerÖz çocuklarımızı öpüp koklayamadıkBize ait olan her şeyimiziYeni efendilerimiz aldılarNamusumuzu bile saklayamadık.Ve işte onlardan geriye kalan:‘Boş bir klise,Taş bir kuleBronz bir çan!’Gel bunları da götür, gideceğin yereAdaletsiz medeniyetin babası, Ölçüsü menfaat olan, beyaz insan” diye seslendirip bir dramı güzel sesiyle zaten yorumlamış ta. Neyse olanlar olmuş, biz yine de beyaz adamın hışmına uğrayan bizonlar konusuna devam edebiliriz pekâlâ. Bilindiği üzere bu hayvanlar her türlü tedbiri elden bırakmayan yönüyle dikkat çekmektedir. Öyle ki 800–1500 kilogramlık vücudunu ağaçsız düz otlak yerlerde gıdasını temin ettikten sonra bulunduğu yeri değiştirip kurak kalmasının önüne geçebiliyorlar. Gebelik süresi 9,5 ay olup dünyaya tek yavru gelmekte. Aynı zamanda yavrusuna karşı son derece şefkat sahibidir. Üstelik yavrusu doğar doğmaz bedenini yalayarak hayata tertemiz girmesini de ihmal etmez. Ayrıca sürüler halinde yaşamaktalar. Bu arada kendi aralarında ki kavgada kim galip gelirse sürünün reisi o olmaktadır. CEYLAN Ceylanın iri gözü birçok insanı cezp etmiş olsa gerek ki sevenler âşık olduklarında genelde sevdiğine ceylan gözlüm demekteler. Sevilen sevenden kaçar ya, ceylanda hele kaçmaya dursun yakalayana aşk olsun. Öyle bir kaçışı var ki hızı saatte yaklaşık 100 kilometreyi bulmakta. Hatta ani refleksle uzun kuyruğu sayesinde dönüş bile yapabiliyor. Şayet avcılar tarafından yakalanabilirse bir zaman sonra evcil hayvan hale gelebiliyor da. Onun hızlı koşma kabiliyetini bilen avcılar yakalamak istediği hayvanı onun vasıtasıyla abluka altına alabiliyor. Böylece ceylan abluka altına aldığı hayvanı sahipleri gelinceye kadar bekletip emaneti teslim etmeyi de ihmal etmez. Ceylanlar çift toynaklı hayvanlar olup Afrika ve Batı Asya’nın çöl bozkırlarında mesken tutmaktadır. Derisi kahverengi tonda, üzeri yer yer beyaz beneklerle serpiştirilmiş, alt karnı tamamen beyaz olup ince ve zarif görünümlü yay boynuzlu bir hayvandır. Boynuzları yaşadığı sürece bir ağaç misali boy verip adeta o boynuzlar onun tacı olmaktadır. Aynı zamanda çiftleşmeleri eylül ve kasım aylarında denk gelip altı aylık bir gebelik sonunda tek yavru doğurmaktadır. Emzirme süresi ise üç ayı bulmakta. Böylece ceylan yavrusu 1 yıl annesinin bağrında yaşadıktan sonra rüşdünü ispatlayacak konuma gelir. Ceylanlar otçul olması hasebiyle çiçek ve meyve bile yiyebiliyorlar. Onların en büyük düşmanları aslan, tilki, kurt, kartal, çita ve çakallar olup tehlikeyi sezdiklerinde kendilerine özgü kısa aralıklı sesler çıkartarak birbirlerine haber salarlar. Böylece kurda kuş yem olmadan kaçış zamanını önceden ayarlamış olurlar. Düşmanları arasında ona yetişebilecek tek memeli hayvan çıta olsa da hızlı koşmak açısından bu rekor yine de her halükarda ceylana ait bir rekor olarak kalmaktadır. Her şeyden öte onların hızlı koşmalarının yanı sıra zıplamaları da bir hoştur. GEYİK Geyiklerin en dikkat çeken yönleri hiç kuşkusuz boynuzlarıdır. Bilindiği üzere boynuzları dal budak salmış hilal şeklindedir. Öyle ki kocaman boynuzlarından leoparlar bile çekinmektedir. İlginçtir boynuzların büyümesi bir noktadan sonra durmaktadır. Demek ki boynuz bir programın, bir hesabın veya bir ölçünün gereği ne normalden fazlasına ne de kısa kalmasına izin verilmektedir. Takriben 30 kilogram ağırlığında ki boynuzları besleyen kan damarları belli bir süre sonra hizmet dışı kalıp, estetiği her halükarda muhafaza edilmektedir. Tabiî ki boynuzsuzları var. Bunlar malum dişilere has kılınmış bir durumdur. Böylece dünya üzerinde 60 çeşit geyikten sadece Karibu geyiğinin dışında kalan erkek ve dişi geyikler arasında ki farkı fark etmiş oluruz. Dolayısıyla savunma mekanizması boynuz sayesinde gerçekleşir. Yani boynuz onlar için en büyük kalkandır. Onların bir başka özelliği hiç kuşkusuz dişi geyikler uğruna hem cinsleri arasında cereyan eden amansız kavgalarıdır. Bu kavgada boynuzlarıyla rakibini alt edip, ancak galip gelebilen dişi geyiğe sahip olabiliyor. Er meydanında yenilenler ya açlıktan ya da bu kavganın sonucunda kükremiş aslana yem olmaktadır. Boynuzlar her kış kopmakta olup baharda yeniden boy verebilmektedir. Hatta zaman zaman boynuzunun bakımını da ihmal etmezler. Ağaçlar adeta boynuzlarını parlatmak için sürttükleri bir araç olmakta. Vücutları ise kambur görünümünde olup ayakları koşmaya uygun bir şekilde yaratılmıştır. Vücutlarının rengi çevreye uygun yaratıldığı için kendini düşmanlarından gizlemesine vesile olabiliyor. Onların en belirgin özelliklerinden biri de özgürlüğe tutkun olmasıdır. Şayet evcil olarak hayvanat bahçesine alınırlarsa bir iki yıla kalmadan hayatını yitirmektedir. Çünkü tutsak kalmak fıtratına uygun değildir. Ayrıca yavrularına karşı son derece düşkün yaratıklardır. Tıpkı bir anne gibi yavrusunu bağrına basıp koklamaktadır. En sevdiği gıdası ise göllerde ki sazlık ve su bitkisi nilüfer olmaktadır. Hakeza sarkık dudakları ağaç yapraklarını yemeye elverişli haldedir. Geyiklerin birde yabani türü var ki vücutları yünlüdür. Mesela Ren geyiği bunun tipik misalidir. Keza tüylü olmasının yanı sıra kalın postu onu sıcak tutmaktadır. Yine geniş tırnakları kışın otların üzerini kaplayan kar tanelerini ayıklamaya yaramaktadır. Aynı zamanda Ren geyikleri yük taşımakta da kullanılmaktadır. Öyle ki kışın kar tipi demeden pusulasız yol bulabilecek ferasete sahiplerdir. ZÜRAFA Hayvanat bahçesine gittiğimizde aramaksızın rahatlıkla görebileceğimiz en uzun ve derilerinin üzeri yer yer siyah beneklerle süslenmiş bir memeli hayvan olarak bizleri büyülemektedir. Bu yüzden karaların en uzun hayvan rekorunu çoktan hak ettiler bile. Bu arada boylarının uzun olmasına bakarak kan dolaşımı nasıl sağlanıyor diye şaşmayın. Nasıl ki en yüksek ağaçların tepesine iletim borularıyla suyu gönderen Allah, elbet zürafanın da kalbini diğer hayvanlara göre büyük yaratarak kan pompalamasını bütün vücuduna yayılacak şekilde tanzim etmiştir. Aynı zamanda onlar sessizlikleriyle dikkatimizi çekmektedir. Aslında onun sessiz olması ses tellerinin ve dilsiz olduğu anlamına gelmez. Ses telleri boyunlarının uzun olması hasebiyle diğer hayvanlara göre etkisiz gelişmiş olup varlığı ile yokluğu bir gibi gözükmektedir. Dilleri ağzın epey uzağında 45–50 cm uzunluğunda olmasına rağmen daha çok sükût lehçesini tercih etmektedir. Bu sükût lehçesi ile sanki bizlere mesaj vermekte. Belki de sükûtumuzdan alamayan sohbetimizden bir şey alamazsınız dercesine hareket etmekteler. Ya da “Söz gümüşse sükût altındır” atasözünü hatırlatmaktalar. Ayrıca uzun siyahımsı kirpiği ve koyu kahverengi gözleriyle bir bakışı var ki her an insanın âşık olduğu sevgilisini hatırlatacak cinstendir. Yani gözleri yediden yetmişe herkesi kendisine hayran bırakmaktadır. Uyurken de ayakta uyumaktalar. Pek nadiren yatarak gözlerini kapayanlarda vardır. Keza bir yürüyüşleri var ki alımlıdır, son derece zarifçe koşmaktadır. Hatta yürürken yürüyüş biçimini bile değiştirebiliyor. Hele sürüler halinde dolandıklarında sanırsın ki askeri birliklerin gösterisi. Zaman zaman ormanlarda tıpkı bir at gibi süzülerek dörtnala koştukları da görülmüştür. Zürafalar malum ağaçlık, çalılık ve yüksek yaylalarda yaratıldığından ister istemez gıdası da ağaçlar olacaktır. Hatta derisindeki benekler araziye uyumluluk arz etmektedir. Böylece düşmanlarınca kolayca fark edilmeyeceklerdir. Boyunları ise uzun yaratılmış olup ağaç yaprakları ve filizlerle beslenmektedir. Dahası yediği gıdaları geviş getirerek hazmeden bir hayvan olarak bilinecektir. Hatta uzun boylu hayvan olması hasebiyle doğum yaparken yavrusu yüksekten düştüğünde ölebilir de. Olsun yine de bir daha ki doğumda “Kalan sağlar bizimdir” anlayışıyla bir şekilde neslini devam ettirebiliyor. Yavrusu ise anne karnında 14–15 ay yaşayıp doğduktan 20 dakika sonra ancak ayağa kalkabilmektedir. Genç zürafalar kendi aralarında çocuklar gibi oyun oynarken sürekli ebeveynlerince gözetlenirler. Belki de zürafaların en zaaf noktası suya düştüklerinde yüzememeleridir. Kaldı ki su onlar için her an boğulma tehlikesi demektir. Bir su içişleri var ki görülmeye değer. Zira esnek yaratılmış bacaklarını iki yana bükerek içmekteler. Fakat su içerken mutlaka dikkat etmelidir. Her ne kadar su içene yılan değmez denilse de aslanlar genelde onu bu durumdayken saldırmaktadır. Tabiî ki amansız kavgada bazen zürafa galip çıkmakta, bazen aslan. Aslında uysal hayvanlardır, ama tehlike anında ister istemez kendini savunmak adına saldırgan olabiliyorlar. Ömürleri ise 25–30 yıl süre ile sınırlıdır. ZEBRA Zebra aslan gibi yırtıcı hayvanların tehdidi altındadır. Dolayısıyla her halükarda kendini korumasını bilmeli, ama nasıl. Bir kere onu yaratan Allah düşmanından koruyacak şekilde derisini çizgili post ile donatmış ki ot ve dallar arasında kamuflaj olabilsin. Nitekim ot ve dalların arasında gölgeleriyle birlikte gizlenebiliyorlar da. Bununla da kalmayıp başlarını ağaç yapraklarıyla örterek işi garantiye almaktadır. İlginçtir zebralar tamamen birbirlerine benzememekte. Ancak üzerindeki siyah ve beyaz çizgi desenleriyle akrabalarından ayırt edilebiliyorlar. Bunların da tıpkı atlarda olduğu gibi yeleli saçları var olup, genelde sürüler halinde Afrika’da yaşarlar. Beslenecekleri besin kaynağı ise su ve ottan ibarettir. Bu arada zebralar atla birleştiklerinde doğacak yavrusuna zebrat denmektedir. FİL Fil deyince ilk evvela hortumu akla gelmektedir. Hortum onunla anlam kazanır zaten. Hortum gerektiğinde iyi bir koku ve nefes alma aracı, gerektiğinde yerden bir şey almak için ağzına götüreceği bir alet, gerektiğinde sırtına yük yüklemek için bir kol, gerektiğinde duş alma aygıtıdır. Sanılanın aksine hortum su içme borusu değildir, daha çok su içme kabı vazifesi görmektedir. Bilakis suyu çekip ağzına püskürtmek için kullanmaktadır. Derken hortumunda biriktirdiği suyu yutuvermektedir. Aynı zamanda yazın o kavurucu sıcaklarda biriktirmiş olduğu o yaklaşık 6–7 litrelik suyu vücudunun serinlemesi için kendince yağmurlama sistemine dönüştürebiliyor. Demek ki hortumu sadece basit boru gibi görenler yanılmaktadır. Oysa borunun ötesinde en hassas kokulara bile duyarlı yaratılmış bir donanımdır. Hatta bu mükemmel donanım sayesinde insan kokusunu bile bir anda alabilmektedir. Tabiî sadece koku almak bir yana kavga sırasında avını hortumla çepeçevre sarıp avlayabiliyor da. Nitekim öylesine güçlü bir hortumu var ki ağacı kökünden bile sökebiliyor. Filler bir başka açıdan incelendiğinde geniş yelpaze şeklinde kepçe kulakları ve sürekli uzayan iki üst kesici dişleriyle dikkat çekmektedir. Öyle ki ağzında ki diş paha biçilmez değerde olduğundan fildişi uğruna gereksiz yere hayvan telef edilmektedir. Maalesef insanoğlunun tarak, baston ve şemsiye sapı, kolye, satranç taşı, bilardo topu ve tespih gibi süs eşyalarına merakı bu hayvanı avlamaya yönlendiriyor. Neyse ki avlanmaları hususunda birtakım yasaklamaların ortaya konulmasıyla birlikte hayvancağız bir nebze olsun soluk alabilir duruma gelmiştir. Üremeleri tıpkı insanlar gibi çiftleşerek nesillerini devam ettirmekle gerçekleşmekte. Hamilelik süresi ise 21 aydır. Ayrıca 3 yılda bir 90–100 kg ağırlığında bir yavru doğurmaktadır. Üstelik erkek filler dişilerden ayrı olarak sürüler halinde yaşamaktalar. Öyle ki sürü içerisindeki arkadaşlarının başına bir şey gelse hemen yardımına yetişirler. Asıl vatanı ise Asya’dır. Yazın sıcaklarda üzerine üşüşen sinekleri yelpaze şeklindeki kulaklarıyla uzaklaştırmaktadır. Bu arada fırsat buldukça göllere girip temizlenmeyi de ihmal etmeyecek kadar da narin ve nazik hayvanlardır. Hatta yıkanmakla kalmayıp gövdesini ağaca da sürtmektedir. Böylece tüylerini parlatıp güzel görünmeye çalışır. Bu arada erkeklerin testisleri karın içerisine sarktığından dolayı dışarıdan bakılınca torba halinde görünmemektedir. Dişilerin üreme organı ise döllenmeye uygun bir şekilde arka kısımda yaratılmıştır. Bu arada filler yavrularına karşı son derece şefkatlidir. Hatta onları yalnız bırakıp bir yere gitmezler, gidecekse de beraberinde götürmeyi yeğlerler. Beslenmesine gelince, gövdesinin kaba olması veya karada yaşayan memelilerin en güçlüsü olması dolayısıyla onun 225 kg ot yiyebileceğini ve 200 litre su içebileceğini tahmin etmek hiçte zor olmayacaktır. Dolayısıyla koca vücutlarını beslemek için bütün gün yiyecek peşinde koşmaktalar. Özellikle ot, meyve ve ağaç yaprakları vazgeçilmez gıdası olmaktadır. Fiziki ağırlığı ise 5–6 tonu bulmaktadır. Bu kadar ağırlıktaki yükü elbette ki geniş tabanlı şekilde yaratılan ayakları sayesinde taşımaktadır. Ayrıca görme ve işitme duyusu zayıf bir yaratıktır. Zaten görme duyusu olmasa bile güçlü koku alma duyusu sayesinde rahatlıkla yön tayini yapabiliyor. Vücut derisi gri renkte olup, aynı zamanda sert deri ile kaplıdır. Onlar dev bir cüsseye sahip olmalarına rağmen son derece itaatkâr hayvanlardır. Zaman zaman halka tepeden bakan bazı entel tayfa için fildişi kuleden tabiri kullansak ta, filler aslında insanlara tepeden bakmazlar. Kaldı ki kundaktaki bir bebeği bile yanına koysanız kesinlikle zarar vermemektedir. Sirk gösterilerinde kullanılması bunu teyit etmektedir zaten. Bir zamanlar mamut isimli fil varmış. Her ne kadar nesli kesilmiş bir hayvan olsa bile Kuzey Sibirya'da, Kutup dairesi yöresinin tundra bölgesinde cesedinin bulunması onun hakkında fikir vermeye yetmiştir. Hatta bir takım bulgular ışığında boyunun 4 metre civarında, hortumunun yukarı kıvrılabilir özellikte olduğu, derisinin kalın ve kürklü olduğu, dişlerinin 4 metreyi bulduğu anlaşılmıştır. Fili bir başka açıdan da yâd ederiz. Şöyle ki; Ebrehe bir zamanlar Arapların o taş binaya bağlayan gücün sırrını çözememenin derin düşüncesiyle meşguldü. Öyle ki o taş bina ayakta kaldığı sürece kendi yaptırdığı kiliseyi sevdiremeyeceğini düşünüyordu. Derken Habeşistan’dan gelen takviye kuvvet niteliğindeki Mahmud adlı Fil öncülüğündeki orduya hücum emri verir de. Fakat emir vermekle iş bitmiyordu. Çünkü bütün uğraşılara rağmen fil bir türlü yerinden kalkmıyordu. Fil yere mıhlanmıştı sanki. Sonunda hayvana mızrak darbeleriyle vurmaya başladılar. Öyle ki filin derisinden kanlar fışkırmasına rağmen tınmıyordu hala. Belli ki hayvanda olsa gizli bir ilahi kaynaktan emir almış görevini yapıyordu. Aslında Fil’in kalkmaması ikinci ibret varı ihtardı, ama anlayana. En nihayet fille uğraşmaktan vazgeçip pes ettiler. Zira fil’i de orada bırakıp yola devam ettiler. Mekke’ye tam yaklaşacakları sırada bu sefer ansızın gökte beliren kuş ordusu gözükmeye başladı. Semadaki kuş ordusu Fil vakasını hafızalardan silmişti, ama şimdi bambaşka bir tufanla karşı karşıya kalmanın heyecanı sarmıştı. Nefesler tutuldu o an, fırtınadan önce sessizliği andırıyordu etraf adeta, gözler pür dikkat kuşlarda idi, acaba ne yapacaklar diye merak sardı herkesi. Nihayet üçüncü uyarı, hatta son vuruş diyebileceğimiz son ibret varı ikaz fırtınadan önceki sessizliği bozmaya yetti bile. Nitekim gökten sağanak sağanak inen nohuttan küçük taşlar kocaman orduyu hezimete uğratmaya yetti arttı da. Ebreh’e Ebabil kuş sürülerinin akınıyla yenilgisinin tatmanın yanı sıra, vücuduna isabet alan ağır darbelerin yol açtığı sancıların ızdırabıyla her geçen gün ölüme yaklaştığını derinden hisseder gibiydi. Nitekim çürüyen bedenin akıbetinin fiyaskoyla sonuçlandığını görmesi onun için ölümden de beter vaziyetti. Son nefesini vermeye yakın demlerde vücudu öyle bir hale geldi ki kendisi kendisinden iğrenir hale gelmişti. Hatta etrafındaki insanların bile ondan hızla kaçtıkları gözlerden kaçmıyordu. Nihayet terk edilmiş bir adam olarak pisipisine bu dünyadan göç eyledi. Zira Allah-ü Teala; “De ki, O size üstünüzden veya altınızdan bir azap göndermeye yahut sizi birbirinize katıştırıp bazınıza bazınızın hıncını tattırmaya da kadirdir. Bak, onlar anlasınlar diye, ayetleri nasıl açıklıyoruz”(En’am,65) diye beyan buyurmakta. Her şeyden öte tarihe Fil vakası olarak geçen bu olay aslında Habib-i Kibriya’nın artık yeryüzüne şeref vereceğinin bir alametiydi. Velhasıl; bu olay olduğu zaman Âmine annemizin doğumunun yaklaştığı günlerdi. ARSLAN Hiçbir hayvan onun kadar vakur değildir. Bu yüzden edebiyat konusu bile olabiliyor. Baksanıza şairin “Bedrin arslanları ancak, bu kadar şanlı idi” mısraları sanırım bu hayvan hakkında fikir vermeye yetiyor artıyor da. Yani o kükremiş coşkun bir sel gibi nice bentleri çiğneyip aşan ormanların reisi bir büyük kedi cinsi hayvandır. Korku nedir bilmeyen, rakibini tir tir titren bir vücut yapısı söz konusudur. Sadece vücudu değil elbet, sesinin tonu da dehşet saçmaktadır. Şu da bir gerçek avını iş olsun diye avlamamakta, yani ihtiyacı için avlamaktadır. Aslanlar aynı zamanda gruplar halinde yaşayıp, avları genellikle zebra, antilop ve manda gibi iri hayvanlar olmaktadır. İri bir hayvan onun eline düşmeyi versin, derhal güçlü pençeleriyle yediği darbe ile yere yığılmaları bir olmaktadır. Hatta güçlü dişleriyle hayvancağızı paramparça hale getirmektedir. Kaldı ki hem cinsleriyle bile izdivaç uğruna amansız kavgalara girmekteler. Özellikle çiftleşme zamanında gözüne kestirdiği eşini elde etmek için kendi aralarında kıyasıya mücadelelere girişmekten çekinmemektedir. Bundan da en önemlisi rakibini yenen arslanlar eşiyle tenha yerlere konaklayana kadar kilometrelerce yürüyüşe çıkar. Derken iki haftalık bu romantik yürüyüşün ardından vuslat gerçekleşir. Böylece neslini devam ettirmektedir. KAPLAN Vahşi hayvanlar denilince aslan ve kaplan akla gelmektedir. Gerçekten de kaplan yırtıcı ve bir o kadar da vahşi, etçil büyük kedili bir memeli hayvandır. Genellikle kamuflaj olabileceği ortam olarak orman ve otlaklarda mesken tutarlar. Zaten derilerinde kahverengiden saf siyaha kadar değişen çizgilerin bulunması avlayacağı hayvanlar nezdinde çalıların gölgesi olarak algılanıp ona kamuflaj özelliği katmaktadır. Hatta onları su birikintilerinde, göllerde ve nehirlerde yıkanırken görmekte mümkün olup aynı zamanda iyi bir yüzücüdür. Kaplanın diğer tüm kedilerde olduğu gibi sivri tırnaklara sahip olmanın yanı sıra güçlü çeneleri ve sivri dişleriyle tüm dikkatleri üzerine çekmektedir. Öyle ki pusuda pür dikkat bekleyen kaplan, avının üzerine atılır atılmaz bir anda omuriliği kopartmasıyla nefes borusunu delmesi bir olmaktadır. Hatta bununla da yetinmeyip apar topar atardamarlarını paramparça yaparak avının hıncı hamurunu çıkarmaktadır. Onun eline düşmeye dur, kurtulmak ne mümkün, tek bir darbesi öldürmeye yetiyor. Çiftleşmeleri kedilerde olduğu gibi büyük gürültü eşliğinde gerçekleşmekte ve bir doğumda 3- 4 yavru yavrulamaktadır. Üstelik hayat boyunca erkek ve dişi kaplan sayısı eşit sayıda üremektedir. Ormanların taçsız kralı diyebileceğimiz kaplanların müthiş güzellikte ki çizgi çizgi efkârımsı derisi insanoğlunun iştahını kabartmış olsa gerek ki tuzağa düşürülerek habire kurban vermektedirler. Dolayısıyla avcıların bilinçsizce avlamaları yüzünden kaplan neslinin tükenme riski söz konusudur. LİGER VE TİGON Babası aslan annesi kaplansa biliniz ki bu ligerdir, tam tersi babası kaplan annesi aslan ise bu da tigon bir melez hayvandır. Zaten İngilizce lion aslan, tiger kaplan demek. İşte İngilizce kökenli bu kelimelere istinaden bu iki hayvana liger ve tigon denilmiş. Kalıtsal olarak ta hem anneden hem de babadan aldıkları özellikleri ile fiziki görünüm kazanırlar. Dışarıdan bakıldığında genelde baş kısmı aslana vücut kısmı da kaplana ait bir fiziki yapı arz etmektedir. Nasıl ki at ile eşeğin birleşmesinden katır meydana geliyorsa, aynen öylede aslan ve kaplanın çiftleşmeleri sonucunda her iki türden melez hayvanın meydana gelmesi gayet tabiidir. Fakat bunlar katırda olduğu gibi kısır kalmayıp, üreyebiliyorlar. Bir kere bu iki melez hayvan tabiatta beraber bulunmazlar. Zira aslanla kaplanın tabiatta mesken tuttukları alanlar farklıdır. Dolayısıyla insanlar bu iki hayvanı sirklerde kullanmak üzere bir araya getirip bir şekilde çiftleşmelerini sağlayarak adına liger ve tigon demişler. Tıpkı bu olay bir kedi ile köpeği birleşmesi birçok çeşit minik köpek veya kedigillerin üretilmesinde olduğu gibi cereyan etmektedir. Ancak birçok melez türlerin hayat evreleri belli bir sınıra kadar devam edip o noktada durabilirken liger ve tigonlar bir ömür boyu gelişmeye devam etmektedirler. Bu yüzden her ikisi de devasa yapılı ve ortalama 600–750 kg. Ağırlığında, hatta bazıları 1 ton ağırlığında iri görünümlü bir melez hayvanlar olarak karşımıza çıkmaktadır. KURT(Canis Lupus) Kurt ismini duyduğumuzda her nedense irkiliriz. Oysa aç olduklarında tehlikelidirler. Yaşamak için elbette ki ister tavşan olsun ister geyik fark etmez avlamak hakkıdır. Çünkü hayat yardımlaşmadır, her yaratılan bir şekilde diğerine muhtaçtır. Yavrusuna karşı da son derece şefkatlidir. Hatta doğum öncesi aç kalma ihtimalini göz önünde bulundurarak stok ettiği avlarını onun için hazırlamaktadır. Böylece doğum zamanı gelip çattığında avlamayı da bırakıp tüm gücünü yavrusunu beslemek için seferber olmaktadır. Bu arada kendince açtığı tünellerde veya mağaralarda 2 ay boyunca yavrusunu karnında taşımayı da ihmal etmez. İlginçtir yeni doğan kurt yavrusu sindirimi güç olduğundan etleri doğrudan ona uzatmaz, ancak önce kendisi etleri yedikten sonra kusmuk vaziyette ona sunmaktadır. Aralarında ki dayanışma desen dillere destan. Zira “Hepimiz birimiz için, birimiz hepimiz için” düsturundan hareketle mensup olduğu kurt ailesinin başı darda kaldığı zaman anında yardımına koşmaktadır. Genellikle sürüler halde katılımcı bir anlayışla avlarını avlamayı yeğlerler. Birlikte dolaştıklarında arka arkaya kafileler misali ilerlediklerinde öndekinin ayak izine basarak tek bir kurt izlenimi vermektedirler. Hatta “Birlikten kuvvet doğar” sözünün tatbikatını onlar üzerinde an be an görmek mümkün. Öyle ki erkek kurt istirahate çekildiğinde ya da uyukladığı yerde aile fertleri için nöbet tutup gövdesini siper bile etmektedir. Eşine bağlılığı ise insanın ki gibidir. Onları ancak ölüm ayırabilmektedir. Sadece eşlerden birinin ölmesi durumunda yuvasız kalmamak adına başka bir eşle izdivaç kurmak zorunda kalır. Kurdun ayrıca Türk kültüründe ayrı bir önemi vardır. Bu yüzden dişisine Asena, erkeğine Bozkurt demişiz. Tarihte on altı Türk devleti temsil eden bayraklara baktığımızda sembol olarak yer aldığını görebiliriz pekâlâ. Dolayısıyla Orhun abidelerinde yer alan Ergenekon veya bozkurt destanımız bile mevcuttur. KOYUN Belki de geviş getiren hayvanların en uysalı bu hayvanlardır. Onlar uysal olmanın yanı sıra yününden, etinden ve sütünden faydalandığımız biricik dostlarımızdır. Hatta gübresinden bile faydalanmayı ihmal etmeyiz. Hatta bazı yörelerde kışın soğuğuna karşı tezek bile kullanılmaktadır. Böylece koyun sayesinde ısınmış oluruz. Bir melemeleri var ki yürekleri yakmakta adeta. Belli ki melemeleri bile bir anlam yüklü. Seher vakti bizler yatağımızda gafletle uyurken onlar asla uyumazlar. Sanki bu vakitte Allah’ın rahmetinden gafil kalmamak için uyanık olmayı tercih etmekteler. Abdurrahman Karakoç bir şiirinde bu gerçeklerden hareketle; “Koç burcuna, yay burcuna Hak yol İslam yazacağız” demesi bu durumu teyit ediyor zaten. Koyun yavrusuna ise kuzu deriz. Dahası kuzu demekle kalmayız çocuğunu seven bir anne bile yavrusuna kuzum diye sarılmaktadır. Böylece sevgimizi kuzuyu vesile kılarak ifade ederiz. Ayrıca ahırlarımıza renk katan bu hayvanlar ailemizin bir parçası olarak görülmektedirler. Bu arada erkek olanlarına da koç deriz. Genellikle dişilerden en belirgin ayırt edici özelliği çift boynuzlarının olmasıdır. Boynuzlar güzellik katmanın yanı sıra aynı zamanda üzerinde ki boğumlar hayvanın yaşını belirlemektedir. İstisna da olsa bazı dişi koyunlarda boynuz vardır. Koyunlar aynı zamanda keçilerle akraba olduklarından aynı familya içerisinde değerlendirilirler. Koyunların gebelik süresi 5–11 ay süre olup bir doğumda 1–3 yavru doğurabiliyor. Ömürleri ise 10–12 yıl arasında değişmektedir. Koyunların yabani olanları da vardır. Öyle ki Yabani dev cüsseli koyunlara Argali denmektedir. Bu tip koyunlar hayatının büyük bir bölümünü dağlarda tırmanmakla geçirdiğinden olsa gerek toynakları tırmanmaya uygun bir şekilde yaratılmıştır. Hatta tırmanmak yönünden yaban keçisinden hiçte altta kalmadıklarını söyleyebiliriz. KEÇİ Belki duymuşsunuzdur, patika yollara keçi yolu denmektedir. Çünkü keçiler coğrafi şartların en zor geçitlerinde, hatta uçurum, sarp, yamaç ve kaya demeden tırmanabildiklerinden bu ismi almıştır. Bu yüzden yaramaz ve afacan hayvan olarak dikkat çekmektedir. En büyük zevki ise ağaç yapraklarını yemektir. Her ne kadar zürafa boyu kadar boyu olmasa da bu tür beslenmeyi bir şekilde kendince ömür boyu devam ettirebiliyor. Bu arada Evrimciler zürafanın boyunun ağaç yapraklarına uzanmak sayesinde uzandığını iddia ededursunlar, keçinin boyun kısmının uzamaması ileri sürdükleri fikirleri yerle bir etmeye yetiyor artıyor da. Tabiî keçilerin evcil olanları insanlar için hep kıymet ifade etmektedir. Zira onu kıymetli kılan sütü ve tiftiğinin olmasıdır. Mesela Ankara keçisi ve Hindistan’da ki Keşmir keçisi tiftik bakımdan bunun tipik misalini teşkil eder. Zaten keçi ismi Keşmir’e nispeten verilmiştir. Bu arada keçinin yavrusuna oğlak, erkeğine teke, her iki cinsine de çebiç denmiştir. Süt yönünden ise Malta keçisi ve Saanen keçisi meşhurdur. Hakeza keçilerin derisi çanta, ayakkabı, deri eldiven imalatında kullanılıp, kılları ve yapağıları ise dokuma sektörünün göz bebeği olmuştur. Keçilerin üremesi çiftleşme yoluyla olup bir batında 1–2 yavru vermektedir. Gebelik süresi 23 haftayı bulmaktadır. Ömürleri ise 12–15 yıl süre ile sınırlıdır. AYI Çocukluğumuzda boynunda zincirle birlikte sokak aralarında oynatılan bir ayıyı seyretmekten çok büyük bir keyf alırdık. Fakat yinede yanına yanaşmaktan çekinirdik. Çünkü kısa bacaklı olmalarına rağmen oldukça iri hayvanlardır. Hatta erkek olanları dişilerden daha iridirler. Üstelik her ayağında beş parmak ve bu parmaklarının ucunda sivri tırnaklarının olması bizleri her zaman yanına sokulmaktan alıkoyan unsurlardır. Dolayısıyla uzağından seyretmeyi yeğlerdik. Genellikle ayılar hem etçil hem de otçuldurlar. Yani beslenme biçimi türüne göre değişebilmektedir. Zira söz konusu olan ayı türü eğer bir kutup ayısı ise ister istemez yiyeceği foklar olacaktır. Yok, söz konusu gözlüklü bir ayı ise bu sefer gıdası bitkilerin olacağı muhakkak. Belki de tüm ayıların ortak gıdası diyebileceğimiz ya da en çok hoşlandıkları gıdanın bal olmasıdır. Barındıkları yerler ise inler olup kış uykusunu buralarda geçirmektedirler. Her ne kadar halk arasında Rus’tan dost, ayıdan post olmaz dense de, maalesef insanlar tarafından postu uğruna bilinçsizce avlanmaktadır. Hatta eti ve yağı için avlayanlarda var. Ayılar içerisinde en devasa türü hiç kuşkusuz boz ayıdır. Öyle ki bizim bildiğimiz ayı onun yanında fare kadar kalmaktadır diyebiliriz. Hatta ağırlıkları neredeyse 800 kilogramı bulmaktadır. Ayakları üzerine dikildiklerinde yerden 3 metreyi bulmaktadır. Bu kadar heybetli görünüme sahip olmalarına rağmen aslında son derece uysal hayvanlardır. Yeter ki rahatsız edilmesinler, aksi takdirde saldırganlaşabiliyorlar. Yiyeceği ise genellikle kök, böcek ve sıçan olmaktadır. Aynı zamanda usta bir balık avcısıdır. Nehre girdiğinde pusuya yatmış bir kedi gibi som balığını yakalar yakalamaz karaya fırlatıp kendisine ziyafet çekmektedir. İlginçtir som balıkları nehir boylarına yumurtlamaya çıktıklarında, yumurtlamanın ardından ölmektedirler. Böylece milyonlarca som balığının leşlerinin temizliği boz ayılara düşmektedir ki, zaten canına minnet gereğini yaparlar da. Bu hayvanlar aynı zamanda yavrularına da düşkündürler, öyle ki 7 yıl anne gözetiminde yaşamaktadırlar. Dahası uyku düzenlerinin gece saat 9, sabah 6 arasına endeksli olması onları bir başka açıdan değerli kılmaktadır. Bazı insanların ne gecesi belli ne gündüzü belli. Hayatına çeki düzen vermeyenlere karşı boz ayılar iyi bir örnek olsa gerektir. Bu hayvanların ömürleri ise 25 yıl kadardır.Kutup ayıları malum, yeryüzünün en korku salan hayvanlarıdır. Hele tahrik edilmeye dursun anında karşılık verirler. Baş edemediği tek hayvan ise su aygırıdır. Yüce Yaratıcı Kuzey Denizinin her tarafı beyazlarla kaplı olduğundan kutup ayısını çevreye uygun bir şekilde postunu beyaz yaratmıştır. Ayaklarının altında bile uzun tüyler vardır. Belli ki karlar buzlar ülkesinde üşümesin diye böyle uygun görülmüştür. Aynı zamanda iyi bir yüzücüdürler. Fakat kendisinden daha üstün yüzücü olan fok balığı da var ki zaten ona yetişememektedir. Dolayısıyla onu avlayacağı zaman boşuna su içerisinde vakit tüketmek yerine karada pusuya yatıp öyle avlamaktadır. Balıkları avlamak için ilginç bir yöntem uygulamaktadır. Şöyle ki önce buz altında kalan balıkların nefes almak için açtığı solunum deliklerini güçlü koku alma duyusu sayesinde tespitini yapar, daha sonrada deliklerden başını çıkaran balıkları büyük bir ustalıkla avlayıp beslenebilmektedir. Kutup ayısı yazında boş durmaz. Daha çok kendini kara hayatına adayarak buralarda ot ve çalılılarla beslenme ihtiyacını giderir. Doğumları ise genellikle ikiz olarak gerçekleşmekte olup, yavru ayılar annelerinin kazdığı kar yığınları arasında ki inde beslenmeye alınırlar. Bu arada şunu belirtmekte fayda var. Maalesef bu hayvanın kürkü Eskimolar tarafından değerli bulunduğundan sürekli olarak hedef olmaktadırlar. Böylece derisi kürk olarak, eti de yiyecek olarak tüketilmektedir.PUMA(Dağ Aslanı)Panter gibi iri vücutlarıyla dağlarda yalnız dolaşmayı tercih eden en büyük kedi cinsi olarak dikkat çeken dağ aslanı bir hayvandır. Tabii aşağılara da zaman zaman inmekte, ama asıl mekânı dağlardır. Ağaca tırmanmakta da ustadırlar. Hatta aşağıya indiğinde koruluklarda veya çayırlarda buldukları bir ölü geyiği sırtına yükleyip dağa çekebilmektedir. Derken kemalı afiyetle yemektedir. Arta kalanı da toprağa gömüp acıktığında tekrar gömdüğü yerden çıkarıp yemektedir. Aslında puma son derece çekingen bir Kuzey ve Güney Amerikanın dağlarında yaşayan bir hayvandır. Dahası insanlara nadiren saldırmaktadır. Aynı zamanda son derece atılgan ve bir atılımda 10 metre sıçrayabilen bir özelliğe de sahiptir. Bir gözleri var ki doğduklarında mavi gözlü olup büyüdükçe göz rengi sarı-yeşile dönmektedir. Ayrıca yavruları doğduklarında derileri lekeli olup zamanla bu lekeler kaybolmaktadır. Sesi ise bildiğimiz kedinin sesinden farklı olup daha çok ağlayan bir kadının sesini andırmaktadır. Başlıca avladığı hayvanlar ise evcil kedi, köpek, böcek, fare, tavşan, yaban domuzu gibi irice hayvanlardır. Avladığı hayvanı da büyük bir ustalıkla halletmektedir. Yani sırtına atladığı avını kuvvetlice ısırmasıyla birlikte alt edebilmektedir. İlginçtir bu hayvanlar kesinlikle leş yememektedirler.GORİLMaymunların en irileri olarak dikkat çekmektedirler. Görünüşlerine bakıp ta çekinmeye gerek yoktur. Yeter ki rahatsız edilmesin. Çünkü son derece nazik ve bir o kadar da centilmen Afrika hayvanlarıdır. Aynı zamanda gruplar halinde yaşamaktadırlar. Üstelik gruplar halinde dolaşırken kendi başına buyruk değildirler. Zira erkek goriller arasından biri onlara başkanlık yapmaktadır. Başkana kesinlikle en ufak itaatsizlik yapılmamaktadır. Zaten yapan olsada derhal uyarılıp dışlanmaktadır. Dolayısıyla yönetim anlayışı son derece üst seviyededir. En temel yiyecekleri ise malum olduğu üzere yaprak ve meyvelerden oluşmaktadır. Hakeza uyku düzenleri de öyledir. Nerede konaklarsa konaklasınlar geceleri uyumayı yeğlemektedirler. Yatakları ise kıvırdıkları çalı altı veya ağaç dallarıdır.BÜYÜK GALADO (Çalı Bebeği)Afrika’da yaşayan gözleri başına göre büyük hayvanlardır. Belli ki karanlıkta ormanda hızlı hareket etmesi için böyle yaratılmışlar. Üstelik iri gözleri sayesinde 5 metreye varan çalılar ve ağaçlar arasında sıçrayabildikleri gibi atlayacağı alanların mesafesini de belirleyebilmektedir. Bu arada kuyruğu da dümen görevi yapmaktadır. Akrabası sayılan Potto da gözleri sayesinde etrafı bir radar gibi kolaçan edip çalılara sıkıca tutunmasıyla birlikte mesafe kat etmesine yaramaktadır. Başlıca gıdası ise meyve ve kuş yumurtalarıdır.Bunların sadece gözleri değil hatta kulakları da iridir. Kulaklarının iri olması etrafında uçuşan böceklerden haberdar olmasını sağlamak içindir. Hakeza mis kedileri de öyledir. Fakat bunların gözleri çalı bebeğininkinden küçüktür. Küçük olması aslında bir avantajdır. Çünkü en zayıf bir ışık kaynağını topladığından ona karanlığı delebilen bir özellik katmaktadır. Sadece Üyeler Linkleri Görebilir...